İlk aşkı için çocuklarını bıraktı ve arkasına bile bakmadı.
İrfan’la evlendiğimde ben yirmi, o ise henüz on sekiz yaşındaydı. Bu kadar erken bir aile kurmayı planlamıyorduk, ama hamilelik testindeki iki çizgi her şeye karar verdi. Dokuz ay sonra, ikiz kızlarımız dünyaya geldi. Üçümüz bir bütündük ve önümüzde uzun bir hayat vardı. Genç ve naiftik, ama umutluyduk.
Parasızlık hep yakamızdaydı. İrfan, elinden geleni yapıyordu: gündüzleri fabrikada, geceleri depoda, bazen hamallık, bazen montaj işleri… Ne iş çıksa yapıyordu. Ben de bebeklerime rağmen evde örgü örüyor, dikiş dikiyor, metinler yazıyordum. Zordu, bazen yılgınlığa kapılsak da pes etmedik. Kızlar büyüyüp anaokuluna başlayınca, ben de düzenli bir işe girdim. Bir yıl sonra terfi bile aldık. Borçları kapaladık, tatile çıktık, rahat nefes alıyorduk artık.
On beş yıl. On beş yıl birlikteydik. Kızlarımızı büyüttük, zorlukları paylaştık, küçük mutluluklar yaşadık. Ama bir şeyler bozuldu. İrfan’ın değiştiğini fark ettim. Uzaklaşıyordu. Eskiden bir an önce eve koşardı, şimdiyse sık sık “işte” kalmaya başladı. Oysa yeni bir iş bulmuştu ve mesai saatleri gayet düzgündü. Nöbet, acil durum, arkadaşa yardım diyordu. Ben de inanıyordum çünkü bir takım olduğumuzu düşünüyordum.
Sonra bir gün içimdeki alarm çalmaya başladı. Telefonunu kontrol ettim. Aramalar, mesajlar, konum bilgileri… Her şey ortadaydı: Kocam beni aldatıyordu. Üstelik uzun zamandır. Bilerek. Soğukkanlılıkla.
Karşısına oturup her şeyi anlattım. Belki yanılıyordum, belki yanlış anlamıştım diye umdum. Ama gözlerimin içine baktı ve… itiraf etti. İlk aşkıyla, liseden beri unutamaz dediği Leyla’yla karşılaşmış. Sonra da bana, onu sevdiğini söyledi.
Kapı dışarı ettim. Tereddüt etmeden. Gitmek istemedi, annesinin evine yerleşti. Annesi arayıp yalvardı, “şaşırmış” dedi. Dinlemedim. Boşanma davası açtım. Öfke ve acı içinde yanıyordum. Sadece kendime değil, ailemize, çocuklarımıza ihanet etmişti.
Zaman geçti. Bir süre sonra yeniden çıkmaya başladı. Özlediğini, yanımızda olmak istediğini söylüyordu. Tedirgindim ama kızlar onu özlemişti. Olan biteni anlayamıyorlardı, ben de onlara bu yükü yüklemek istemedim. Yavaş yavaş yeniden görüşmeye başladık. Parka gittik, sinemaya, hatta küçük bir aile pikniği bile yaptık. Her şey yoluna giriyor gibiydi. Eve geri döndü, resmi olmasa da. Yeniden bir aile olduk.
Sonra yeni bir sürpriz. Hamile olduğumu öğrendim. İki aylıktı. İçim titriyordu. Yine kaçacak mıydı? İrfan sözde yanımdaydı ama gerçekte… giderek daha çok annesinde kalıyordu. Leyla ise telefonundan düşmüyordu. Bir gün onunla yüz yüze bile konuştum. Belki mantıklı konuşabilir, çocuklarımız olduğunu, bebek beklediğimizi anlatabilirim diye. Omuz silkti: “Benimle ne alakası var? Kendisi karar versin.” dedi.
Kararını verdi. Ona gitti. Hamileyken beni terk etti. Çocuğunu tanımadı. Oğluna bir kez baktı. Sadece bir kez. Sonra kayboldu.
Neredeyse iki yıl geçti. Oğlumu tek başıma büyütüyorum. Annem babam yardım ediyor. Kızlar büyüdü, her şeyi anlıyorlar ama belli etmiyorlar. İrfan ise… Sanki bizi hayatından tamamen sildi. Arayıp sormuyorum. Onsuz yaşamayı öğrendim. Ama kalbimde kocaman bir yara var. Çünkü kocanın ihanetinin acısı başka, bir babanın çocuklarını geçmiş bir aşk uğruna terk etmesinin acısı ise bambaşka bir hikâye. Kimsenin yaşamaması gereken bir hikâye.




