Anton’la evlendiğimde her şeyin yoluna gireceğini sanıyordum. Genç, aşık ve gelecekle doluyduk. O teknik üniversitede öğrenci, ben ise eğitim fakültesinin son sınıfındaydım. İkimiz de Anadolu’dan gelmiş, İstanbul’da kalmak isteyen hayalperestlerdik. Evlendikten sonra bir semtte tek odalı bir daireye kredi çektik. Yetişkin hayatına adım atmıştık sanki. Çalışmak, her şeyin üstesinden gelecektik.
Ancak bir yıl sonra her şey altüst oldu. Hamile kaldım ve ek işimi kaybettim. Bursum ve küçük kazançlarım yetmez olmuştu. Anton çalışıyordu ama maaşı zar zor yemeğe yetiyordu. Kredi taksitleri her ay bizi biraz daha eziyordu. Sonunda karar verdik: Evimizi kiraya verecek, kayınvalideme taşınacaktık. “Geçici bir çözüm” diyorduk kendimize. Sadece birkaç yılına, ayaklarımızın üzerine basana kadar…
Anton’un annesi Ayşe Hanım, o sırada emekli olmuştu – resmiyette, ancak daha ellisine yeni basmıştı. Enerjik, bakımlı, her daim makyajlı ve yeni kazaklar giyen bir kadındı. Evliliğimizin ilk günlerinden beri ilişkimize karışmamış, her beş dakikada arayıp “doğrusu bu” diye dayatmamıştı. Başlarda şanslı olduğumu düşünmüştüm. Sakin, mantıklı, kültürlü… Daha ne istenirdi ki?
Taşınacağımızı söylediğimizde iç geçirdim, ama kabul etti. Coşkuyla değil, ama tahammül edebilirdi. Küçük bir odaya yerleştik, beşiği koyduk. Yine de içimde bir umut vardı: Bebek doğunca belki yardım eder diye. En azından ilk zamanlar… Birkaç saat kucağına alır, ben biraz uyuyabilirim, duşa girebilirim diye düşünüyordum. Ama doğumhanede, Anton oğlumuzun ilk fotoğraflarını gösterdiğinde, unutamayacağım cümleyi kurdu:
“Bunu iyi belle: Ben oğlumu büyüttüm. Şimdi benim emekliliğim. Ben babaannem, ücretsiz dadı değilim.”
O an hiçbir şey diyemedim. Gece çocuğumu kucağıma alıp ağladım. Bu onun torunuydu. Kanından canından. Ama ona yabancı gibi bakıyordu. Soğuk. Mesafeli.
Başka seçeneğimiz yoktu. Beraber yaşamaya devam ettik. Tüm ek işleri kovalıyordum: yazılar yazıyor, sınav kağıtları okuyor, çeviriler yapıyordum. Geldiğimiz noktada bez ve mama parasına bile zor yetiyorduk. Ayşe Hanım ise… Kendi hayatını yaşıyordu. Sabah sporuna, akşam arkadaşlarıyla tiyatroya gidiyor, çocuk uyurken televizyonun sesini sonuna kadar açıyordu. Yardım istemeye kalkma – “ona düşmezdi”.
Kayseri’de yaşayan annem şaşkındı:
“Ben torunumdan ayrılmazdım! Bu bir sevinç! Nasıl bu kadar kayıtsız kalabilir?”
Ama ne fayda? Ailem uzakta, çalışıyor. Yardım edemiyorlar. Bizse sürekli bir telaş içindeyiz.
Oğlum büyüyünce kreşe verdik. Hemen işe girdim. Maaş azdı ama düzenliydi. Yoksulluktan kurtulup krediyi kapatıp kendi hayatımızı kurmayı hayal ediyordum. Her şey yolundaydı ama oğlum sürekli hastalanmaya başladı. Ateş, öksürük, ishal… Durmadan rapor alıyordum. Patron kaş göz işareti yapıyor, iş arkadaşları fısıldaşıyordu. Bir gün açıkça dedi ki:
“Bize çalışan lazım, sürekli izin alan anne değil. Ya toparlanırsınız ya da başka iş bakın.”
Dişimi sıkıp Ayşe Hanım’a gittim. Umutla:
“Ayşe Hanım, ofisteyken birkaç gün torunla ilgilenir misiniz?”
Kahve fincanını kenara koyup sakince dedi ki:
“Bir iki saat – olur. Ama bütün gün? Hayır. Bu artık dadılık. Ben hayatta yoruldum. Şimdi dinlenmek istiyorum.”
Hepsi bu. Zerre merhamet yok. Mutfaktan öyle bir düğümlenmiş boğazla çıktım ki nefes almakta zorlandım.
Anton’la karar verdik: Özel bir bakıcı tuttuk. Pahalıydı ama işten çıkmaktan iyiydi. Ayşe Hanım ise aynı evde, çocuğun yanından geçerken mobilyaymış gibi davranmaya devam etti.
İşin garibi: Sağlıklı, ayakta bir babaannenin yanında, onun sevgisiyle, yardımıyla yapabileceği şeyler için yabancıya para ödüyorduk. Ama Ayşe Hanım’ın prensibi şuydu: “Benim hayatım benimdir. Sizin çocuklarınız sizin derdiniz.”
Evet, resmi olarak zorunda değildi. Ama bunu minik yavrusuna nasıl anlatırdım? Ellerini ona uzatan oğluma, nasıl açıklardım babaannesinin dönüp gitmesini?
Şimdi oğlum üç yaşında. Yavaş yavaş düze çıktık. Maaşlarımız arttı, kendi evimize döndük. Kredi bitmedi ama artık kendi başımızayız. Ayşe Hanım arada arar, torunu sorar. Ama hâlâ inisiyatif almaz.
İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Onu hatırlamıyor. Hiç. Bir gün sorarsa “Benim babaannem var mı?” diye, ne cevap vereceğimi bilemiyorum.
Peki siz ne dersiniz? Babaanneler yardım etmeli mi? Yoksa kendi hayatlarını yaşamakta özgürler mi? Kişisel sınırlar nerede başlar, insanlık nerede biter?
Hayat bazen beklediğimiz gibi gitmez. Belki de gerçek sevgi, zorunluluktan değil, gönülden gelendir.




