Eskiden, Murat’la evlendiğimde her şeyin yolunda gideceğini sanmıştım. Genç, aşık ve hayallerle doluyduk. O, teknik üniversite öğrencisiydi; ben ise eğitim fakültesinin son sınıfında. İkimiz de Anadolu’dan gelmiş, İstanbul’da kalmayı hayal ediyorduk. Evlendikten sonra, bir uydu şehirde tek odalı bir daire için kredi çektik. Yetişkin hayatımızın başlangıcı gibiydi. Çalışırsak her şey olacaktı.
Ama bir yıl sonra her şey ters gitmeye başladı. Hamile kaldım, yarı zamanlı işimi kaybettim. Bursum ve küçük kazançlarım yetmez olmuştu. Murat çalışıyordu, ama maaşı zar zor yemeğe yetiyordu. Her ay kredi taksidi bizi bitiriyordu. Sonunda karar verdik: Daireyi kiraya verip kayınvalidemin yanına taşınacaktık. Geçici bir çözüm, dedik kendimize. Sadece birkaç yılına, ayaklarımızın üzerine basana kadar.
Murat’ın annesi, Neriman Hanım, o sırada emekli olmuştu—resmen, ama henüz ellisindeydi. Enerjik, bakımlı, her daim makyajlı, yeni bluzlar giyen bir kadındı. Evliliğimizin ilk günlerinden beri aramıza karışmaz, her saat başı aramaz, “doğrusu budur” diye dayatmazdı. Başta şanslı olduğumu düşündüm. Sessiz, mantıklı, kültürlü. Daha ne istenir ki?
Taşınacağımızı söylediğimizde derin bir iç çekti, ama bizi kabul etti. Coşkuyla değil, tahammülle. Küçük bir odaya yerleştik, beşik koyduk. Çocuk doğunca kayınvalidemin yardım edeceğini umuyordum. En azından bir süre: uyuyabileyim diye birkaç saat kucağında tutar, duşa giderken bakar diye. Ama doğumhanede, Murat oğlumuzun ilk fotoğraflarını gösterdiğinde, asla unutamayacağım şu cümleyi kurdu:
“Bunu iyi dinle: Ben oğlumu büyüttüm. Şimdi emekliliğimin tadını çıkaracağım. Ben bir büyükanneyim, bedava dadı değilim.”
O gece kelime bulamadım. Bebeğimi kucağıma alıp ağladım. Bu onun torunuydu. Kanından. Ama ona yabancı gibi bakıyordu. Soğuk. Mesafeli.
Ama başka seçeneğimiz yoktu. Birlikte yaşamaya devam ettik. Her işi kabul ettim: makaleler yazdım, sınav kağıtları okudum, çeviriler yaptım. Paralar zar zor bez ve mama almaya yetiyordu. Kayınvalidem ise… Kendi hayatını yaşıyordu. Sabah spor, akşam arkadaşlarıyla tiyatro. Çocuk uyurken televizyonun sesini sonuna kadar açardı. Yardım istemeye kalkma—bu “onun sorumluluğu değildi”.
Ankara’da yaşayan annem şaşkındı:
“Ben torunumdan ayrılmazdım! Bu bir sevinç! Nasıl bu kadar kayıtsız kalabilir?”
Ama ne fayda? Annem babam uzakta, çalışıyorlardı. Yardım edemezlerdi. Biz ise sürekli bir telaş içindeydik.
Oğlum büyüdüğünde kreşe başladı. Hemen işe girdim. Maaş azdı, ama düzenliydi. Yoksulluktan kurtulup krediyi kapatıp ayrı eve çıkmayı hayal ediyordum. Her şey yoluna girecekti, ama oğlum sürekli hastalanmaya başladı. Ateş, öksürük, ishal… Sürekli rapor alıyordum. Müdür kaş göz işareti yapıyor, iş arkadaşları fısıldaşıyordu. Bir gün açıkça söyledi:
“Bizim işçiye ihtiyacımız var, sürekli izin alan anneye değil. Ya düzelirsin ya da başka iş bakarsın.”
Dişimi sıkıp kayınvalideme gittim. Umutla:
“Neriman Hanım, birkaç gün torununla ilgilenir misiniz? Ofiste olmam lazım.”
Kahvesini kenara koyup sakince cevap verdi:
“Bir iki saat—olur. Ama bütün gün? Hayır. Bu artık dadılık olur. Ben hayatta yoruldum. Şimdi dinlenmek istiyorum.”
Ve bu kadar. Zerre merhamet yoktu. Mutfaktan öyle bir boğazım düğümlenmiş çıktım ki nefes almakta zorlandım.
Murat’la karar verdik: özel bir dadı tuttuk. Pahalıydı, ama işten ayrılıp kıdem kaybetmekten iyiydi. Bu arada kayınvalidem, çocuğu mobilya gibi görerek yanından geçip gidiyordu.
İşin garibi: sağlıklı, hayatta bir büyükanne varken, yapabileceği bir şey için yabancıya para ödüyorduk. Sevgiyle, yardım etme isteğiyle, insani bir yakınlıkla… Ama Neriman Hanım şu ilkeyle yaşıyordu: “Benim hayatım sadece benim. Sizin çocuklarınız sizin derdiniz.”
Evet, resmi olarak zorunda değildi. Ama bunu altı aylık bir bebeğe nasıl anlatırsın? Ellerini ona uzatıyor, o ise dönüp gidiyor.
Şimdi oğlum üç yaşında. Yavaş yavaş toparlandık. Maaşlarımız arttı, kendi evimize döndük. Krediyle hala uğraşıyoruz, ama artık ayrıyız. Kayınvalidem ara sıra arayıp torununu soruyor. Ama hâlâ inisiyatif yok. Ne gezmeye götürmek istiyor, ne de doğum gününe gelmek… Sadece “kağıt üstünde bir büyükanne”.
Ve en acı olan ne biliyor musunuz? Onu hiç hatırlamıyor. Hiç. Ve bir gün sorarsa: “Benim büyükannem var mı?” diye—ne cevap vereceğimi bilemiyorum.
Siz ne dersiniz? Büyükanne yardım etmeli mi? Yoksa kendi için yaşama hakkı var mı? Kişisel hayat ile insani sıcaklık arasındaki çizgi nerede?




