Meryem’in nadir bir izin günü vardı ve ev halkına lezzetli bir şeyler yapmaya karar verdi. Biraz düşündükten sonra ailenin favorisi olan elmalı turta yapmaya karar verdi. Ancak dolaba bakınca unun bittiğini fark etti. Hemen montunu giyip kapıyı kilitleyerek en yakın bakkala gitti. O sırada evde kimse yoktu—eşi İsmail ile oğulları, ebeveynlerini ziyaret etmek için yakındaki köye gitmişlerdi. Kızı, Meryem’in bildiği gibi, şehirdeydi.
Ama alışverişten döndüğünde içine bir huzursuzluk çöktü: evde biri vardı. Hem de öyle biri değil—ayakkabılıkta kızı Leyla’nın ayakkabıları duruyordu. Yüreği ağzına geldi. Çantasını sessizce mutfağa bıraktı, Leyla’nın odasına yöneldi ve… donup kaldı. Yatağa kıvrılmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Meryem önce şaşırdı ama hemen toparlandı. Yanına oturup saçlarını okşadı. Leyla, hıçkırıkları arasında anlatmaya başladı: Hayatına Ahmet’in nasıl girdiğini, ona nasıl aşk yeminleri ettiğini, neredeyse bir yıldır birlikte olduklarını… ve bir anda her şeyin nasıl dağıldığını.
Hamile olduğunu öğrendiğinde önce sevinmiş—korkmuş ama sevinmişti. Önce Ahmet’le konuşup sonra ailesine söylemeye karar vermişti. Ama Ahmet ondan daha çok korkmuştu. Çok daha fazla. Bir anda ortadan kayboldu—telefonlara çıkmadı, yayınladığı her yerde Leyla’yı sildi, sanki hiç yokmuş gibi.
“Anne,” dedi Leyla, gözyaşları içinde, “sakın kızma… Sana söylemek istemiştim ama her şeyin farklı olacağını sanmıştım…”
Meryem sessiz kaldı. Ama öfkeden değil. Acıdan. Kızına olan haksızlığa öfkelendi. Leyla’yı kucakladı ve yavaşça fısıldadı:
“Bana hiçbir şey borçlu değilsin, duyuyor musun? Sadece minik yavruşuna. Gerisini hep beraber çözeriz.”
Akşam, İsmail oğullarıyla döndüğünde, Meryem ona olanları anlattı. Uzun süre sustu. Sonra kızına, sonra da eşine baktı—gülümsedi:
“Ee, Meryem… Bilirsin, ben hep üçüncü bir kız çocuğu istemiştim. Olmadı ama en azından torunumuz olacak. Belki de yeni bir delikanlı. Hem bu bir mutluluk işte. Beklenmedik, zor ama bizim mutluluğumuz.”
Meryem rahat bir nefes aldı. İsmail kaba saba ama güvenilir bir adamdı. Leyla gözyaşları arasında gülümsedi. O akşam hep beraber yemek yerken, artık evlerine bir kişinin daha katılacağını biliyorlardı.
Aile meclisinde karar verildi: Leyla akademik izin alacak, bebek doğduktan sonra eğitimine devam edecekti. Ahmet’i aramayı ise İsmail kesinlikle yasakladı:
“Öyle bir damat bize lazım değil. Kaçakları ailemize almayız.”
Bu karara herkes katıldı.
Ama tabii, köy dedikodusu hemen başladı. İnsanlar fısıldaşıyordu: “Görmedin mi karnı ne kadar şiş,” “Evli adamdan olmuş,” “Kendisi suçlu zaten.” Kimse yüzüne söylemiyordu ama Meryem hissediyordu—herkes konuşuyordu.
Bir gün bakkalda mahallenin dedikoducusu Fatma yanaştı:
“Selam Meryem. Duyduğuma göre senin Leyla’nın karnı şiş ha? Kimden peki? Yoksa kendisi de bilmiyor mu?”
Meryem sessizce önüne bir paket mum koydu:
“İşte, belki böyle daha rahat görürsün kimin karnının şiş olduğunu. Ben kendi kızımda bir şey görmüyorum ama sen belki ışıkla daha iyi bakarsın.”
Sıradaki kadınlar gülüştü. Fatma’nın suratı bembeyaz oldu ve bir daha Leyla’nın adını ağzına almadı.
Leyla bir kız çocuğu doğurdu. Adını Elif koydular. İsmail ona bayılıyordu. İki yıl sonra Leyla, kızını kendi çocuğu gibi seven iyi bir adamla evlendi. Uzun, mutlu ve birbirlerine saygı dolu bir hayat yaşadılar.
Gerçek bir ailede olması gerektiği gibi…




