İşten dönüş yolunda, telefonu çaldı. Ekrana baktığında annesinin aradığını gördü.
“Oğlum, neredesin?” Valentina Petrova’nın sesi o kadar neşeliydi ki Emir şüphelendi.
“İşten geliyorum, anne. Bir şey mi oldu?”
“Bir an önce gel. Burada seni bekliyoruz,” diye gülümseyerek cevap verdi.
“Biz? Kim biz?”
“Gel, gör.”
“Tamam, geliyorum,” diyerek kapattı.
Yirmi dakika sonra annesinin evine girdi, salon kapısını açtı ve donup kaldı. Annesi, kucağında kızı Elif’le oturuyordu.
“Ayşe, bugün annemi gördüm,” dedi akşam karısına yaklaşırken.
“Eee?”
“Elif’in doğum gününe gelebilir mi diye sordu…”
“Hayır!” Ayşe dönmeden kesip attı.
“Dinle, belki artık affetmenin zamanı gelmiştir? İki yıl oldu…”
“Senin için oldu. Benim için sadece iki yıl geçti ve her günü hatırlıyorum! Yaptığını asla unutmayacağım.”
“Ayşe, torununu özlüyor. Özür diledi… Hayat bir defa yaşanır. Bırak gelsin.”
“Hayır!” Karısının gözleri kıvılcımlandı. “Onu görmek istemiyorum!”
“Ben istiyorum! Bu arada, o benim annem! Dürüst olalım, ikiniz de hatalıydınız. Neden sadece o cezalandırıldı?”
“Demek ben suçluyum? Tamam. Bırak gelsin. Ama ben Elif’le giderim. İkiniz kutlayın!”
“Ayşe, bunu yapmaya cesaret etme! Kendime hakim olamam!”
“Nasıl cesaret ederim, görürsün!” diyerek odadan fırladı.
Eskiden herkes Ayşe’yi kıskanırdı. Kocası yakışıklı ve başarılıydı, evlerini düğünde almışlardı. Kaynanası ise… altın kalpli bir kadın gibiydi. Ayşe işte hava atardı:
“Tahmin edin, Gülten Hanım, İbrahim’in bana kürk alması için ısrar etti. ‘Durakta üşüyorsun!’ dedi. İşte gerçek ilgi!”
“Bize market alışverişlerini kendisi yapıp getiriyor. Eksik ne varsa alıyor!”
“Doğum günümde son model telefon! ‘Zamanı geldi’ dedi. Rüya gibi kaynana!”
Ayşe hamile kalınca, kaynanası adeta tanrıçaya dönüştü. En iyi doktorlara randevu aldı, taze meyveler, kıyafetler, vitaminler getirdi.
Ama Elif doğar doğmaz her şey değişti.
Kaynanası her gün geliyor, bebeği yıkıyor, besliyor, kontrol ediyordu.
“Sütün az, çünkü çabalamıyorsun!”
“Çabalıyorum!” diye gözyaşlarına boğuldu Ayşe.
“Hadi oradan! Tembelsin sen. Ayakta uyuyorsun!”
İbrahim, annesine daha seyrek gelmesini rica etti. Küstü. Günde yüzlerce telefon:
“Elif nasıl? Ne yedi? Uyudu mu?”
“Havalandırmayı unutma! Ama üşütme!”
“Püreyi nasıl yaptın? Topaksız mı?”
Ayşe, bu “ilgi”den nefret etmeye başladı. Dinlenmiyor, saygı görmüyordu. Gözlerinde sadece torunun bakıcısıydı.
Bir gün, yine bir “mercimek dersinden” sonra patladı:
“Beni rahat bırakın!”
“Gitmeyi düşünmüyorum bile!” diye sertçe cevap verdi kaynana. “Seni umursamıyorum. Benim için Elif önemli! İster istemez kontrol edeceğim!”
Bir saat sonra Ayşe, kızıyla yürüyüşe çıktı. Eczanenin önünden geçerken hidrojen peroksit alması gerektiğini hatırladı. Arabayı girişe bırakıp içeri daldı… Çıktığında bebek arabası yoktu.
Dünya başına yıkıldı.
Çığlıklar, gözyaşları, kalabalık, polis… İbrahim yarım saat sonra yetişti.
O sırada telefon çaldı:
“Oğlum, neredesin?”
“Anne?” Nefesi kesilmişti.
“Ben Elif’i buldum. Tek başına duruyordu! Nasıl bu çocuğu Ayşe’ye emanet edersin?!”
“Geliyorum!” diye kısa kesti.
“Ayşe, ağlama. Her şey yolunda. Elif bende.”
“Senin yanında mı?!” Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. “O… o bunu mu yaptı?”
“Evet.”
Gittiler. Kavga korkunçtu. Kaynana savunmaya geçti:
“Ders olsun diye yaptım! Çocuğa nasıl bakılacağını öğrensin!”
“Ders mi?!” İbrahim öfkeden deliye dönmüştü. “Ya polise gitseydik? Ne yaptığının farkında mısın?!”
“Umurumda değil! İyiliği için yaptım!”
“Her zamanki gibi kötü oldu.”
Ayşe buz gibi bir ifadeyle durdu:
“Affetmeyeceğim. Aramayın. Yaklaşmayın. Elif için büyükanne yok.”
Ve öyle yaşıyorlar. Kaynana artık gelmiyor. Arayamıyor — numara engelli. Ayşe sokakta görünce hemen Elif’i uzaklaştırıyor.
Elif üç yaşına geliyor. Büyükanne onun için yabancı…




