“Bana anne deme, beni yaşlandırıyorsun!” Bir kadının gençlik uğruna kızını ve torununu reddetmesi
O, son bir aydır çöküşün eşiğinde. Kırgın, öfkeli, yalnız. Sevgilisinin terk etmesinin ardından, içine kapandı. Oysa bu sefer her şeyin gerçek olacağına, “mutluluğa” o kadar inanmıştı ki…
Ben 26 yaşındayım, o ise 44 yaşında bir kadın: Aylin. Bilimsel olarak annem, ama gerçekte yabancıyız. Babamla 19 yaşında evlenmiş. Bir yıl sonra ben doğmuşum – “istenmeyen çocuk”, bunu daha sonra defalarca tekrarlayacaktı. Boşanmaları doğumumdan hemen sonra oldu ve o günden beri babamdan “işe yaramaz” ve “beceriksiz” diye bahsetti.
İronik mi? Bu “beceriksiz” adam yirmi yıldan fazla süredir ikinci eşiyle mutlu bir evlilik sürdürüyor. İstanbul dışında bir yalısı, şehirde iki dairesi ve hatta Antalya’da bir yazlığı var. Düğün hediyesi olarak bana da bir daire verdi; şimdi eşimle orada yaşıyoruz.
Beni büyüten, babannemdi. Sonra babam beni yeni ailesine aldı. Hiçbir şekilde yabancılık çekmedim. Üvey annem altın gibi bir insan, gerçekten bir anne oldu benim için. Ama Aylin’e çocukluğumdan beri ismiyle hitap ederim. Sebepsiz değil…
Dokuz yaşındayken, Aylin beni İzmir’e götürmüştü – “anne kız tatili yapalım” diye. Ben sadece “Anneciğim, yüzmeye gidebilir miyiz?” diye sormuştum ki otelin yarısı onun çığlığını duydu:
“Bana asla anne deme! Beni yaşlı gösteriyorsun! Aylin diyeceksin, anladın mı?”
Anladım. O günden sonra onunla hiçbir yere gitmedim. Onun ilgilendiği erkekler, güzellik salonları, partilerdi. Ben ise babannemle, sonra da babam ve ailesiyle kaldım. Şükürler olsun.
Aylin’in bu yıllar içinde beş kocası oldu. Aralarda bitmek bilmeyen sevgililer, alemler, sahte gülüşler, yapışık kirpikler… Nişantaşı’nda lüks bir güzellik merkezinde çalışıyordu. Botoks, dolgu, iplikler, dudak şişirmeler… Yüzü artık hiçbir duyguyu duymuyordu ama o hâlâ inanıyordu: “Daha gencim, hâlâ her şeyi yapabilirim!”
Son “prensi” benden iki yaş küçüktü. Caner isminde, dövmeli, zayıf bir çocuk. Bir nargile dükkanında barmenlik yapıyordu.
“Kızım, tanış. Bu Caner. Evleniyoruz. Ciddi bir ilişkimiz var,” dedi mezuniyet balosunda bir genç kız gibi parlarken.
Donup kaldım. Sonra yavaşça:
“Aylin… ben hamileyim. Büyükanne olacaksın,” diye fısıldadım.
Caner heyecanla şampanya açtı, “Yaşasın!” diye bağırdı, ama annemin suratı kül rengine döndü. Sessizce kalktı, çantasını aldı ve kapıyı çarparak bilinmeyen bir yere gitti.
Bir hafta geçti. Sonra aniden gözyaşları içinde, çarpık bir yüzle geldi:
“Senin yüzünden! Beni terk etti! ‘Büyükanne’ lafın her şeyi mahvetti! Ben yaşlanmayacağım! Daha 37 yaşındayım! Ben daha yaşamak istiyorum ama sen beni mezara çocuklarınla götürüyorsun!”
Kulaklarıma inanamadım. Beni doğuran kadın, hamileliğimi ihanet olarak nitelendirdi. Sonra da bağlılığımızın kalan son kırıntılarını yakan bir cümle sarf etti:
“Benim bir kızım yok. Ve asla torunum da olmayacak. Var olduğumu unut.”
Gitti.
Biz ise gerçek ailemin yanına, dedem ve babannemin evine gittik. Beni kucakladılar, sevinçten ağladılar. Bebeğin ismini şimdiden düşünüyor, yürüyüşe kimin çıkaracağını, patikleri kimin öreceğini planlıyorlardı. Onlar benim desteğim, sığınağım, gerçekliğim…
Aylin’e gelince… Bırakalım sonsuz gençlik peşinde koşsun. Bir gün boş bir evde, yabancı bir vücutta, artık hiçbir şey yansıtmayan bir aynanın karşısında uyanacak. Belki o zaman gerçekten neyi kaybettiğini anlar…




