Ayşenur Hanım, solgun dudakları titreyerek, eskiyen apartman kapısının önünde durdu. Elinde sıkıca tuttuğu zarfa bakarken, İstanbul’un arka mahallelerindeki bu dokuz katlı bina ona yabancı bir dünyadan gelmiş gibi geldi. Ama içerde, dördüncü katta, oğlu vardı. Otuz yıl önce terk ettiği, saçlarının kahkülü dağınık duran küçük çocuk… Şimdi otuz beş yaşındaydı.
“Anlamsız,” diye fısıldadı, binanın loş pencerelerine bakarak. “Tamamen anlamsız…”
Kapının önündeki bankta oturan yaşlı kadınlar dedikodu yapıyordu. Biri dönüp seslendi:
“Kimi arıyorsunuz, canım?”
“Mehmet’i… Mehmet Kemal’i,” dedi Ayşenur, sesi titredi. Oğlunun adı, geçmişten gelen bir yankı gibiydi.
“Mehmetçik mi?” dedi yaşlı kadın, gözleri parladı. “İyi çocuktur, terbiyelidir. Herkese selam verir. Siz ona nesiniz?”
Ayşenur cevap vermedi, hızla binaya girdi. Ona neydi ki? Otuz yıl görmediği anne mi? Aynı soyadını taşıyan yabancı bir kadın mı? Asansörde aynasına baktı. Saçlarındaki aklar, göz kenarındaki çizgiler… Ellili yaşlarında makyajın saklayamayacağı gerçeklerdi. Acaba yüzünü hatırlıyor muydu? Yoksa zihninde sadece silik bir gölge mi kalmıştı?
Dördüncü kat. Soldaki daire. Mutlaka evlidir. Bu yaşta olmasa olmazdı… Parmakları titreyerek zile uzandı, ama basamadı. Dakikalarca öylece bekledi. Sonra, cesaret edemeyip zarftaki mektubu posta kutusuna bıraktı.
_”Mehmet, sana bu hakkım olmadığını biliyorum. Ama bana bir şans ver. Anne. İşte numaram, ara beni…”_
Anne… Otuz yıl sonra bu kelimeyi söylemek ne tuhaf hissettiriyordu. Arabasına döndü, akşama kadar bekledi. Yüksek boylu, çantalı bir adam – babasının aynısı. O’ydu. Yanında market poşetleriyle genç bir kadın – eşi herhalde. Gülüşüyorlardı. Sıradan bir aile, sıradan bir akşam. Mektubu okudu mu? Arayacak mı?
Tam ayrılırken telefon çaldı. Eski kocası, Cemal’di.
“Niye geldin?” diye sordu, sesi soğuk ve yorgundu. Ayşenur’un içini ürpertti.
“Cemal…”
“Bahane istemiyorum. Sadece söyle, niye?”
“Oğlumu görmek istiyorum,” dedi, sesi kısıldı.
Cemal acı bir kahkaha attı. Öylesine keskin ve küçümseyiciydi ki.
“Oğlun mu? Otuz yıl aramadın, şimdi mi aklına geldi?”
“Anlamıyorsun…”
“Hayır, anlamayan sensin,” dedi, sesi yavaş ama sertti. “O hastayken neredeydin? Okulda ona zorbalık ederlerken? Üniversiteye hazırlanırken? Tüm bu yıllar neredeydin?”
Ayşenur sustu. Ne diyebilirdi ki?
“Bana telefon etti. Senin kağıdını çöpe attığını söyledi,” diye ekledi Cemal. “Geri dön, Ayşenur. Otuz yıl geç kaldın.”
Telefondaki kesik çizgi sesi kalbini kesti. Ayşenur, karanlık camlara bakarak oturdu. Küçük Mehmet’i hatırladı – geceleri ağlayıp onu çağıran çocuğu… Neden gitmişti? Neden onun için savaşmamıştı?
Ertesi gün geri döndü. Cemal’in işe gitmesini bekledi, takip etti. Ofisine yakın park etti, içeri girdi. Hiç değişmemişti – dik duruşu, keskin bakışları. Sadece şakakları tamamen ağarmıştı.
“Sana gitmeni söylemiştim,” dedi, Ayşenur’u görünce.
“Cemal, lütfen. Sadece onunla konuşmak istiyorum. Açıklamak…”
“Neyi açıklayacaksın?” diye buruk bir gülümsemeyle sordu. “Yeni bir kocaya gittiğini mi? Yeni bir hayat kurduğunu mu? Bizi unuttuğunu mu?”
“Unutmadım!” diye bağırdı, gözyaşları boşaldı. “Her gün onu düşündüm!”
“Düşündün mü?” diye acı bir kahkaha attı. “Ben ise onu büyüttüm. Gece hastalandığında uyumadım. Okula götürdüm. Ona adam olmayı öğrettim. Sen ise sadece düşündün.”
Ayşenur başını öne eğdi. Resepsiyonda sessizlik vardı, sadece duvar saatinin tıkırtısı duyuluyordu.
“Biliyor musun, çocukken ne sorardı?” dedi Cemal, sesi neredeyse bir fısıltıydı. “Baba, anne neden beni sevmiyor? Ben ona ne derdim?”
“Onu sevdim! Seviyorum!” diye inledi, nefesi kesilmişti.
“Hayır, Ayşenur. Sen kendini sevdin. Özgürlüğünü. Hayallerini. Ama onu değil.”
Ofisten çıktı, ayakta zor duruyordu. Arabada elleri o kadar titriyordu ki kontağı çeviremedi. Gözlerinin önünde küçük Mehmet vardı – “Anne beni neden sevmiyor?” diye soran çocuk… Nasıl böyle yapabilmişti? Nasıl?
Akşam tekrar evine gitti. Eşini gördü, dünkünden tanıdı.
“Affedersiniz!” diye seslendi, boğazı düğümlenmişti. “Bir dakikanız var mı?”
Kadın döndü, bakışları kuşkuluydu.
“Kimsiniz?”
“Ben…” diye kekeledi, sözler boğazını yakıyordu. “Ben Mehmet’in annesiyim.”
“Ha, o ünlü anne,” dedi kadın – adı Elif’ti – sesinde acı bir alay vardı.
“Lütfen, onunla konuşmam lazım.”
“Niye?” diye başını salladı Elif. “Tekrar canını yakmak için mi?”
“Hayır, ben…”
“Biliyor musunuz?” diye omzundaki çantayı düzeltti Elif. “O sizden hiç bahsetmez. Biz bile konuşmayız artık. Ve ben sizin yerinizde olsam…”
“Elif! Nerede kaldın?” diye bir ses duyuldu.
İkisi de irkildi. Kapının önünde Mehmet duruyordu – uzun boylu, geniş omuzlu, genç Cemal’in aynısı. Kaşları çatılmış, onlara**Kapı sertçe kapandı ve Ayşenur, oğlunun artık tamamen kaybolmuş bir parçası olduğunu son kez anlayarak, karanlık koridorda tek başına kaldı.**




