Ağlayan Bayram: Bir Kadının Dramı

Acı Tatil: Elif’in Dramı

Elif mutfak masasında oturmuş, parayı tekrar tekrar sayıyordu. Cüzdan neredeyse bomboştu, maaşa ise daha bir hafta vardı.

“Pek bir şey yok,” diye iç çekti. “Ama ne yaparsın? Maaş böyle işte…”

Faturaları ödemeli, alışveriş yapmalıydı. Ama neyle? İzmir’in merkezindeki markette gezerken, gözüne takılan fiyat etiketleri adeta uçuyordu. Sonunda sadece süt, ekmek ve bir paket makarna alabildi. Tereyağına yetmedi ama margarin alabilecek durumdaydı. Kahve, çay, çikolata, sevdiği peynir – hepsi raflarda kaldı.

Elif’in yapabileceği tek şey, eski kaynanasından sebze istemeye gitmekti. Ve orada kaçınılmaz olan onu bekliyordu:

“Ben sana demedim mi!” diye tekrarladı Zehra Hanım.

Kaynana sert ama bilge bir kadındı. Yetmiş altı yaşındaydı ve her zaman haklı çıkıyordu. Eğer Elif onu yıllar önce dinleseydi, şimdi gözyaşları içinde cüzdanını karıştırmıyor olurdu. Belki de herkes gibi normal bir hayat yaşardı. Hatta belki daha iyisini! Ama olan olmuştu.

İki yıl önce kocası, Ahmet, onu terk etmişti. Hem de tam doğum gününde. Elif bütün gün mutfakta koşturmuş, görkemli bir sofra hazırlamıştı. Ahmet oturdu, iştahla yedi ve birden patladı:

“Tamam, Elif. Yetti. Seni terk ediyorum.”

Elif donup kaldı, kulaklarına inanamıyordu. O ise sinirini saklamadan devam etti:

“Kaç yaşına girdin bu gün? Kırk bir, değil mi? Ben kırk beşimdeyim. Bu yaşta torunlarımız olmalıydı! Nerede onlar? Yok. Çünkü çocuğumuz yok. Sen doğurmadın!”

“Ne saçmalıyorsun?” Elif’in içi öfkeyle doldu. “Neyden bahsediyorsun? Yorgun musun, değil mi? Ne çocuğu? Kediyi bile doyurmuyorsun, aç aç geziyor! Ben evde sessiz adımlarla yürürken sen bağırıyorsun, ‘Gürültü yapma!’ diye. Ne çocuğu? Belki de senin yüzünden bilerek doğurmadım!”

Bu cesaret nereden gelmişti? Ve neden? Ahmet, bunu bekliyormuş gibi fırladı, sandalyeyi itti ve son sözlerini savurdu:

“Bir süre başka yerde yaşayacağım. Sana ev bulman için zaman veriyorum. Ev benim!”

Kapı çarptı, ardında derin bir sessizlik bırakarak. Elif ne yapacağını bilmeden oturdu, göğsünde büyüyen bir boşlukla.

Sonraları duydu ki Ahmet, bir zamanlar ayakkabı almaya gittiği mağazadaki genç satış elemanıyla “biraz evlenmiş”. Anlatanlar çiçekleriyle, koşturmalarıyla detay veriyordu. O çiçekler onların yazlığındandı – Elif’in yıllarca baktığı zarif pembe, limon sarısı, kaplan desenli, ateş kırmızısı zambaklar. Ahmet onları kökünden sökmüş, acımadan.

Elif kıza acıdı. Şansını yakaladığını mı sanıyordu? Ahmet çiçeğe para ayırmadı, elbiseye, ayakkabıya da ayırmayacak. Ama yeni seçtiği kadın – uzun boylu, güçlü, kendinden emin – ona acınmayacağını gösteriyordu. Ahmet belli ki “bir sürü çocuk doğursun” diye seçmişti. Haydi bakalım, denesin.

Kaynana oğlunun ilişkisini biliyor muydu? Elif’in yanında Ahmet’i azarlıyor, ama ona da çıkışıyordu:

“Ben sana yirmi yıl önce ne demiştim? Hep üstüne gelişigüzel şeyler giyersin! Sana kaç kere güzel şeyler hediye ettim? Nerede onlar? İşte şimdi tek başına gez!”

Elif o “giysileri” hatırlıyordu – dizlere kadar uzun, tüylü, garip çiçekli pantolonlar. Ahmet onları görse çoktan kaçardı.

Mal paylaşımı başladı. Ahmet “Hepsi benim!” diye diretmişti. Ama mahkeme her şeyi ikiye böldü. Elif’e yazlık, Ahmet’e ev kaldı. Bu kez yıllardır yazlıkta yaşayan ve kendi evini kiralayan Zehra Hanım devreye girdi:

“Hadi bakalım çocuklar, beni kimse sormuyor? Elif buraya gelir, yanına erkekleri alır, ben ne yapacağım?”

“Kendi evine dönersin anne,” diye tersledi Ahmet.

“Aferin! Senin kız nasıl işe gidecek peki? Sen de satışçı kızınla evde keyif yaparsın, öyle mi?”

Sonunda karar verildi: Zehra Hanım yazlıkta kaldı, kendi evini oğluna verdi, Elif ise Ahmet’le paylaştıkları evde oturmaya devam etti. Ama rahat bir nefes alır almaz yeni bir dert çıktı: mahkeme sadece malları değil, borçları da paylaştırdı. Artık Elif, Ahmet’in kredisinin yarısını ödüyordu. “Güzel hayat”ın bedeli ağırdı.

İşte bu yüzden otobüs durağına yürüyordu. İzmir’de otobüsler seyrek geliyordu. Herkes arabaydı, otobüste ise birbirini ömür boyu tanıyan yaşlı kadınlar vardı. Dedikodu yapıyor, emekli maaşlarından, fiyatlardan şikayet ediyorlardı. Elif sessizce camdan dışarı bakıyordu. Kendi yazlığından sebze dilenmeye gitmek utanç vericiydi.

Her karış toprağı elinden geçmişti. Ev renk renk çiçeklerle doluydu, ağaçlar tertemiz badanalanmıştı. İçerisi aydınlık, rengarenk perdeler, parlak bir yorganla örtülü yatak, zarif sandalyelerle çevrili masası vardı. Hiç eski eşya yoktu – ne koltuk, ne yırtık kanepe, ne de yığınla eski giysi. Ferahlık, hava, güzellik…

Zehra Hanım boşuna beş yıl önce buraya yerleşmek istememişti. Kurnaz kadın – kendine kötülük etmezdi. Boşanma boşanamaydı ama patates ekmek gerekiyordu. Elif ter dökerek çalıştı. Mahsul evde durmazdı, bodrum dElif, Zehra Hanım’ın sıcacık gülümsemesiyle karşılaştı ve birden içinde yeşeren umutla, daha iyi günlerin geleceğine inandı.

Rate article
Lifequest
Ağlayan Bayram: Bir Kadının Dramı