Lale, aceleyle peçeteleri serip tabakları yerleştiriyordu. Bugün eşi Mehmet’in doğum günüydü. Yuvarlak bir tarih olmasa da önemli bir gündü. Kızları aileleriyle geleceklerdi, torunlar ise uzun zamandır “eskisi gibi gerçek bir kutlama” istiyorlardı. Lale, bir zamanlar, doksanlarda nasıl olduğunu hatırladı…
O zamanlar her şey zordu. Para yetişmiyor, yiyecek bulmak neredeyse bir savaş gerektiriyordu. Ama o hep çabalıyordu—aile için, evdeki sıcaklık ve neşe için. Özellikle bayramlardan önce.
O yıl her şey basit bir çocuk isteğiyle başlamıştı. Kızları, Ayşe ve Fatma, okuldan gözleri sönük dönmüşlerdi. Notları iyiydi ama moralleri sıfır. Sonra Ayşe itiraf etti:
“Anne, sınıfta herkesin angora beresi var, sadece biz eski şapkalarla geziyoruz. Lütfen alır mısın?”
Lale dayanamadı. Zengin olmasalar da kızları akıllıydı, çabalıyorlar, yardım ediyorlardı. Koşarak pazara gitti, son kuruşlarını harcadı—ve aldı. Kızların sevinci, kendi mutluluğu oldu. Ama artık kutlama için para kalmamıştı.
Tam o sırada şans yardım etti. Ertesi gün bakkaldan birinin bağırdığını duydu:
“Sucuk geldi!”—ve kalabalık tezgâra hücum etti. Lale, iki parça sevdiği sosisi kapmayı başardı. Cumartesi günü ise tereyağı buldu—satıcı kadın fısıldayarak “atılacak” zamanı söylemişti. Kuponlarla ve kızlarının yardımıyla Lale başardı.
Pazar günü masa eskiden olduğu gibi hazırdı. Ortada, pirincin üstünde kızarıp çıtır çıtır olmuş bir tavuk duruyordu. Kayınpeder, eritme peynirli, yumurtalı ve sarımsaklı salataya bayılmıştı. Elmalı kek mükemmel olmuştu—kaynanası tarifini bile istemişti.
Şimdi ise bugündü. Kızlar büyümüş, her birinin ailesi olmuştu. Mehmet’in ve Lale’nin anne babaları ise çoktan aramızdan ayrılmıştı. Ama yine bir pazar, yine bir doğum günü. Mehmet, köpekleri Karabaş’la gezmeye çıkmıştı, Lale ise yine sofrayı kuruyordu. Artık sipariş pizza ya da suşi değil—ev yapımı bir ziyafet vardı. Eski, samimi, içten.
Misafirler neredeyse aynı anda gelmeye başladı. Torunlar girişte ayakkabılarını çıkarırken cıvıl cıvıldı, Ayşe ve Fatma annelerine sarıldı.
“Anne, bu ne güzel koku?” diye sordu Ayşe.
“Pizza istemiyoruz!” diye bağırdı torunlar koridordan.
En son Mehmet girdi. Herkes tebrik etmek için koştu.
“Haydi, sofraya geçelim,” dedi Lale gülümseyerek.
Yemek masasının kurulu olduğu odaya girdiklerinde herkes donakaldı.
“Anne…” diye fısıldadı Fatma, “tıpkı çocukluğumuzdaki gibi… Tavuk, o salata, pirinç…”
Kahkahalar, kadehler kalktı, çay eşliğinde pasta… Her şey eskisi gibiydi. Sadece biraz daha büyümüşlerdi.
Herkes gittikten sonra Mehmet, Lale’yi kucakladı:
“Sağ ol, canım. Beni o günlere geri götürdün. Aslında o zamanlar mutluyduk. Paramız yoktu, kanepeyi bir yıl biriktirip aldık, balkon camını yaptıramadık. Ama beraberdik. Şimdi de beraberiz. Önemli olan da bu zaten.”
“Doğum günün kutlu olsun, sevgilim. Umarım böyle daha nice nice günlerimiz olur.”




