Anton, günün erken saatlerinde mutfaktan gelen tava sesi ve kaynayan çaydanlıkla uyandı. Babası Ahmet, her zamanki gibi şafak vakti sessizliğinde balığa çıkmaya hazırlanıyordu. Eski motorsikleti, bahçede gıcırtılar çıkararak bekliyordu. Ahmet, heyecanla sandviçlerini, termosunu hazırlıyor, oltalarını kontrol ediyordu. Gürültü yapmamaya çalışsa da karısı Ayşe’yi uyandırmıştı. Ayşe akşamdan beri kendini iyi hissetmiyordu ama dinlenerek geçeceğini düşünmüştü. Ahmet ise göl kenarında geçireceği sabahın hayaliyle mutluydu, o günün hepsine dinlenme değil, büyük bir sarsıntı getireceğinden habersizdi.
Motorsiklet uzaklaştıktan sonra Ayşe uyumaya çalıştı ama aniden durumu kötüleşti. Karnına şiddetli bir ağrı saplandı, başı döndü. Zorlukla seslendi:
“Oğlum, Emre! Ambulans çağır, oğlum!”
Emre, uykulu gözlerle odasından fırladı, annesinin solgun yüzünü görür görmez telefona koştu. Ancak ambulans bir türlü gelmiyordu. Annesine su verdi, üzerini battaniyeyle örttü ama içinde bir çaresizlik büyüyordu. Ne yapacağını bilemeyerek ona sarıldı, sıkıca tuttu ve… birden annesinin güçsüzlüğünün kendisine geçtiğini hissetti. Bir dakika sonra Ayşe doğruldu, dudaklarına renk gelmişti:
“Oğlum, sanki hiç hasta olmamışım gibi…”
Emre geri çekildi, ağır nefes alıyordu. Aklında tek bir düşünce vardı—yine olmuştu. Yine birinin acısını üstüne çekmişti. Bu tuhaf yetenek çocukluğundan beri vardı. İçinde yaşlı ve bilge biri varmış gibi hissediyordu, iyileştirebiliyordu ama bunun bedelini kendi gücüyle ödüyordu.
Bu sırada Ahmet’in başı beladaydı. Orman yolunda motorsikleti stop etti ve tam da o anda hızla gelen bir jip, kıl payı onu ezmekten son anda kurtuldu. Pahalı bir ceket giymiş adam arabadan fırladı, elleri titreyerek bağırdı:
“Sağ salim misin? Kardeşim, özür dilerim! Lütfen kimseyi arama, al şu parayı, kendine yeni bir araba al!”
İki kalın para desteğini Ahmet’in eline sıkıştırdı, jipe atladı ve uzaklaştı. Ahmet, motorsikletini çeki halatıyla eve kadar çekmek zorunda kaldı. Akşam vakti evin önüne vardığında Ayşe kapıda gözyaşları içinde bekliyordu:
“Ahmet, neredeydin? Az kalsın ölüyordum, sen neredeydin? Balık nerede?”
Ahmet, solgun ve şaşkın, parayı sıkıca tuttu:
“Bunlar… hayatımın bedeli, Ayşe. Bugün her şey bitebilirdi…”
Kısa süre sonra bahçelerine ikinci el ama sağlam bir araba girdi. Ahmet çocuk gibi sevinçle gülümsedi:
“İşte, artık ömrümün sonuna kadar binecek bir arabam var!”
Emre ise yatakta dinleniyordu. Annesi söyleniyordu:
“Hiçbir işe yaramıyorsunuz, biri sürekli balık peşinde, diğeri yatıp duvara bakıyor! Evlen artık, hâlâ bekâr geziyorsun!”
Ancak kısa sürede Emre kendine geldi. Bir iş teklifi almıştı—yeni bir evin mutfağına mobilya monte edecekti. Orada Zeynep’i gördü. Sessizce durmuş, çalışmasını izliyordu. Hiçbir şey söylemedi ama bakışları sıcak bir ilgiyle doluydu.
Ertesi gün yeniden oraya gitti—sadece birkaç vida eksikmiş gibi yaptı. Kulpları takarken Zeynep çay teklif etti. Poğaçalar, sessizlik, gülümsemeler… Sonra birden Emre konuştu:
“Biraz gezmeye ne dersin? Sinemaya gidelim. Seni aileme tanıtırım, beni de seninkilere… Belki bir gün düğün de yaparız.”
Zeynep hiç düşünmeden cevap verdi:
“Giderim.”
Böylece onların hikâyesi başladı. Aileler mutluydu, Zeynep herkesi kendine hayran bırakmıştı. Emre ustabaşı yapıldı, işleri yolundaydı ve kısa sürede bir haber daha aldılar—bebek bekliyorlardı.
Bazen büyükannesinin sözlerini hatırlıyordu:
“Yaşama gücü olmayan insanlar vardır. Öylece otururlar, hiçbir şey istemezler. Senin gibi biri, onların yanında olmalı ama kendini de korumalısın.”
O da öyle yapıyordu. Bu “aktarımların” ardından ne kadar zorlandığını kimseye göstermiyordu. Ona “garip” dediklerinde susuyordu. Sadece kendisine itiraf ediyordu—eğer bu bir lütufsa, öyle olsun. Önemli olan, artık yalnız olmamasıydı.




