Kızıl Aşk Filizi

Kızıl Sevgi Filizi

Tülin dizlerinin üzerinde bahçedeki yabani otları yolarken kapıdaki sesi duydu. Alnındaki teri sildi, doğruldu ve avluya çıktı. Kapının önünde, kırklı yaşlarında tanımadığı bir kadın duruyordu.

“Tülin, merhaba. Konuşacak şeylerim var,” dedi kadın kararlı bir tonla.

“Merhaba… Gelmişsen buyur içeri,” diye kısaca cevap verdi Tülin ve onu avluya aldı.

Mutfakta çay demlenirken Tülin misafiri gizlice süzüyordu. Yorgun bir yüzü, güneşten kısılmış gözleri vardı. Ne istiyorsa, kolay bir sohbet olmayacağı belliydi.

“Benim adım Nihal. Seni tanımıyoruz ama senin hakkında çok şey duydum. Lafı dolandırmayayım… Rahmetli kocanın bir oğlu var. Üç yaşında. Adı Mert.”

Tülin donup kaldı, gözlerini konuğa dikerek baktı. Kadın bir çocuk annesi olmak için fazla yaşlı görünüyordu.

“Benim değil,” diye anladı Tülin’in bakışını. “Komşumuz Ayşe’nin. Senin Murat onun yanına uğrardı… Sonunda bu oldu. Çocuk kızıl, çilli – tıpkı kocan. DNA testine bile gerek yok. Ama… Ayşe vefat etti. Zatürreyi ihmal etmiş, kurtulamadı. Çocuk öksüz kaldı.”

Tülin sessizce elindeki fincanı sıktı.

“Ayşe’nin ailesi yoktu, kimsesi kalmamıştı. Markette çalışıyordu, kiralık bir odada kalıyordu. Çocuğu kimse almazsa yetimhaneye gönderecekler. Sen ise Murat’ın karısısın, iki kızın var. Kan bağı olarak yabancı değil, kızlarının öz kardeşi.”

“Bana ne? Benim kendi çocuklarım var! Bir de üstüne başkasının çocuğunu mu alayım? Hem de böyle bir şeyden sonra!” Tülin’in sesi titredi. “Sen dene bakalım onu büyütmeyi, bu kadar iyilikse.”

“Benim görevim söylemek. Karar senin. Çocuk tatlıdır, sevecen… Şu an hastanede. Evraklar hazırlanıyor. Zaman geçiyor,” dedi Nihal ve kalkıp gitti.

Tülin mutfakta oturmaya devam etti. Çay soğudu, kafasında geçmiş yıllar canlandı.

Murat’la üniversiteden sonra tanışmıştı. Kızıl saçlı, şakacı, şiirler yazan, saçma espriler yapan biriydi. Bir yıl sonra evlendiler, büyükanneleri onlara bu evi bıraktı. Önce Deniz, sonra Ecem doğdu. Para hep kıttı ama dayandılar. Sonra Murat içmeye başladı. Günlerce kayboluyor, yalan söylüyor, işten atılıyordu. Tülin canını dişine takıp çalışıyor, boşanmayı düşünüyordu. O ise bir gün sarhoş haldeyken bir kazada öldü.

Herkes ağladı. Küçücük Ecem bile. Şimdi anlaşılıyordu ki Murat’ın bir oğlu daha varmış…

Tam o sırada Deniz içeri daldı.

“Anne, ne oldu? Neden üzgünsün? Sinemaya gidiyoruz, açım…”

Tülin sessizce masaya haşlanmış patates ve sosis koydu.

“Biliyor musun, senin bir erkek kardeşin var?”

“Ne? Ne kardeşi?” Deniz donup kaldı.

“Babanın oğlu. Üç yaşında. Annesi ölmüş. Çocuğu yetimhaneye vereceklermiş. İşte böyle.”

“Onu tanıyor musun? Annesini?”

“Hayır. Ayşe’miş, buranın yerlisi değil. Marketçiymiş. Hepsi bu.”

Ertesi gün Deniz mutfağa geldi.

“Anne, biz Ecem’le hastaneye gittik. Mert’i gördük. O… bize benziyor, anne. Yanaklı, kızıl. Yatağında durmuş bize bakıyordu. Elma verdik, portakal. Ağlıyordu, annesini istiyordu…”

“Ne saçmalıyorsunuz?!” diye patladı Tülin. “Ben didiniyorum, siz okuyorsunuz, para zor yetiyor, bir de çocuk mu alalım? Nasıl düşünüyorsun bunu?”

“Anne, sen hep derdin ki çocuklar suçsuzdur. O havadan inmedi, bizim kanımız. Öz kardeşimiz. Babasının yaptıkları onun suçu değil!”

“Paramız yok!” diye bağırdı Tülin. “Ecem’in okulu var, sen üniversiteye hazırlanıyorsun, bir de aç mı besleyelim?”

“Ama vesayet alırsak devlet yardımı verir. Anne, sen kadınsın… bir gör onu. Sadece bir bak.”

Tülin üçüncü gün dayanamadı. Hastaneye gitti. Hemşire nöbetteydi.

“Mert isimli bir çocuk… Üç yaşında. Yetimhaneye göndereceklermiş…”

“Siz ona nesiniz?”

“Babasının karısıyım. Öldü… sadece görmek istedim…”

“Dün iki kız gelmişti. Sizin kızlarınız sanırım. Çocuk durmadan ağlıyor şimdi. Haydi, buyurun.”

Tülin kapıyı açtı ve dondu. Yatakta kızıl saçlı bir çocuk oturuyordu. Tıpkı Murat gibi. Mavi gözleri, kıvırcık saçları.

“Teyze…” diye fısıldadı. “Annem nerede?”

“Annen yok, Mert’im…”

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tülin yanaştı, onu kucağına aldı. Saçlarını okşarken içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti.

“Beni götür… Karnım acıktı… Eve gitmek istiyorum…”

Ertesi gün Tülin evrakları topladı. İşten erken çıktı, vesayet belgelerini imzaladı. Başvurdu.

On beş yıl geçti.

“Anne, üzülme. Söz veriyorum, her şey yolunda gidecek. Komutana uyacağım, yazacağım. Bir yıl nedir ki, çabuk geçer. Sonra Ecem’in dayısının oto servisinde çalışacağım, bilirsin, arabalardan iyi anlarım.”

“Tamirci oğlum…” Tülin elini kızıl buklelerinde gezdirdi, bir türlü düzgün bir saç şekli olmayan.

Önünde artık çocuk değil, uzun boylu bir delikanlı duruyordu. Onun oğlu.

Tülin onu sıkıca sarıldı.Tülin gözyaşlarını silerken, Mert’in arkasından baktı ve hayatın ne kadar acımasız ama bir o kadar da güzel olduğunu bir kez daha anladı.

Rate article
Lifequest
Kızıl Aşk Filizi