Terkedilmiş Çocukluğun Yankısı: Kapanmayan Yara
Beşinci sınıftayken Elif’in ayağı kırıldı ve hastaneye kaldırıldı. Acı ve korkuya rağmen içinde bir umut belirdi: Belki şimdi babası gelir, çikolatalar getirir, onu kucaklar? Annesi, Nurten, başucundaydı ama gözleri bomboş, yüreği kapalıydı. Elif’in ısrarıyla Nurten, babası Arda’yı aradı. Gelmedi. Meğerse Arda, yeni sevgilisiyle tatile çıkacakmış ve “eski ailesi” için planlarını değiştirmeyi düşünmemiş. Hastane yatağında yatan Elif, ilk kez kimsenin onu istemediğini hissetti.
Ergenlik, onun için isyan zamanı oldu. Elif her şeye karşı çıktı: Okulu bıraktı, evden kaçtı, annesi ve babaannesiyle kavga etti. Nurten böyle anlarda sessizce odasına çekilir, yüzü taş kesilirdi. Yaşlanmış, kırılgan babaannesi Ayşe, araya girip barıştırmaya çalışsa da gücü tükeniyordu. Mezuniyet elbisesini de o aldı Elif’e – bulabildiği en güzelini. Ama kutlama neşe getirmedi: Babası yine daveti görmezden geldi, cevap vermeye bile tenezzül etmedi.
Elif, mesleğini rastgele seçti – ailesinde parası olmadığı için ücretsiz ilk seçeneği işaretledi. Bir gün cesaretini toplayıp babasını aradı. Ama onun, “Sizin annenizle ayrı bir hayatınız var, benimkisi ayrı. Beni rahatsız etmeyi bırak artık!” sözleri, bir tokat gibi yüzünde patladı. Bunu kimseye anlatmadı. Şehir parkında saklanıp öğlene kadar ağladı, meraklı gözlerden kaçarak. İçini kemiren, gururla karışık o “istenmeme” duygusu, zehir gibi yayıldı.
Mezun olduktan sonra bir iş buldu ve Mehmet’le tanıştı – iyi yürekli, güvenilir bir adam. Evlenmeye karar verdiler. Düğün hazırlıklarında Mehmet’in ailesi, Elif’in babası Arda’yı da davet etmekte ısrar etti. O gelmeyecekti – çünkü umrunda değildi. Ama yine de davetiyeyi götürdüler.
Görüşme buz gibiydi. Arda acelesinden Elif’e ve nişanlısına zar zor baktı. Davetiyeyi arabasının torpido gözüne atıp pahalı elbiseli, havalı eşine kapıyı açtı. Kadın, küçümseyen bir bakış atıp geçti. Ne sordu ne de merak etti.
Düğünde babasının yerine dayısı, annesinin kardeşi durdu. Arda’dan ne bir mesaj ne de bir açıklama geldi. Elif, onun gelmeyeceğini biliyordu ama içinde bir kıvılcım hâlâ yanıyordu. O kıvılcım, beyaz gelinliğiyle o gün söndü.
Evlendiler, bir ev aldılar, hayaller kurdular. Elif, ailesinden göremediği sevgiyi Mehmet’in ailesinde buldu. Annesiyle ilişkisi ise hep mesafeli kaldı – Nurten’in kalbi hiç açılmadı. Babaannesi artık yoktu, geriye onunla ilgili anılar kalmıştı.
Yıllar geçti, öncelikler değişti. Otuz altısında Elif, iki çocuk annesi, sevgi dolu bir eş ve küçük bir çiçekçi dükkanının sahibiydi. Mehmet her konuda destek oldu. Birlikte seyahat ettiler, planlar yaptılar. Annesi ara sıra torunlarına hediyeler getirirdi ama yine de soğuktu – ne onları ne de Elif’i seviyor gibiydi. Sanki ruhu, babası gittiği gün uçup gitmişti.
Bir gün Arda kapılarını çaldı. Sebep resmiydi: Emekliliğine yakın, üst düzey bir yönetici olarak “aile tablosu” oluşturmak için kızını ve ailesini davet ediyordu. Elif, iş gezisi bahanesiyle kibarca reddetti. Aralarında bir bağ varmış gibi yapmaya niyeti yoktu.
Üç yıl sonra bir telefon geldi: Arda kaza geçirmişti. Hastanede yaşlanmış, kırılgan bir adam gördü. Karısı, sakat kalma ihtimalini duyunca terk etmişti. Dostları da uzak duruyordu. Geriye sadece Elif kalmıştı – başarılı ama yabancı bir kız.
Tedavi masraflarını üstlendi, bakıcı tuttu, her şeyi ayarladı. Ama Arda umutla ona bakıp, “Belki size taşınabilirim? Benden başka kimsen yok,” deyince donakaldı. Cevap veremedi. Parasını, emeğini esirgemiyordu ama yıllar önceki o sözler – “Sizin hayatınız ayrı, benimki ayrı” – hâlâ yüreğinde kanıyordu. Aradaki uçurum aşılamayacak kadar derindi.
Elif, odadan çıktı, geçmişin soğuk dalgalarını yeniden hissetti. Mehmet’e, çocuklarına, gerçek ailesine döndü. Gülüşen çocuklarına bakıp söz verdi: Onlar asla “istenmediğini” hissetmeyecekti. Onun yarası kapanmayacaktı belki ama çocukları bu acıyı asla tatmayacaktı.




