“Artık Hoş Karşılanmadığımız Ev”: Anne Evini Savaş Alanına Çevirdiğinde
Erdem, ofisinde yoğun bir şekilde çalışırken telefonu çaldı. Ekranda eşi Gülşen’in adını görünce şaşırdı, çünkü Gülşen gün ortasında nadiren arardı.
“Merhaba, canım. Bir şey mi oldu? Biraz meşgulüm,” diyerek monitörden gözlerini ayırdı.
“Oldu,” dedi Gülşen, sesi hıçkırıklarla titriyordu, “Bizi kovdular. Artık kalacak yerimiz yok!”
“Ne?!” Erdem ayağa fırladı, “Evde bir şey mi oldu? Yangın mı çıktı? Hırsız mı girdi?”
“Evle ilgili bir sorun yok… sadece artık orada yaşamamız yasak,” diye fısıldadı Gülşen.
“Nasıl yasak? Kim bizi kendi evimizden kovabilir ki?”
“Kim mi? Elbette senin annen!” dedi Gülşen, sesindeki acı, öfke ve çaresizlik her şeyi anlatıyordu.
Yıllar önce, Erdem ve Gülşen iki kızlarıyla birlikte İstanbul’a taşınmışlardı. Büyük kızları yedi, küçükleri beş yaşındaydı. Kiralık bir evde başlamışlardı hayata, durmadan çalışmışlardı. Sonra beklenmedik bir şansla karşılaştılar: Gülşen’in babası uzak bir akrabasından miras kalan bir daireyi onlara vermişti.
“Buyurun, oturun,” demişti yaşlı adam, “Ben emekliyim, vergiler canımı yakmıyor, mülk üzerime ama size karışmayız.”
Onlar da eve çeki düzen vermiş, eşya almış, yerleşmişlerdi. Zamanla evi kendilerininmiş gibi hissetmeye başlamışlardı. Yine de Gülşen’in içinde bir endişe vardı.
“Bu eve her şeyimizi koyduk ama tapu bizim üzerimizde değil,” diye dert yanardı kocasına.
“Üzülme canım. Annem babam Ebru’yla iyi geçiniyorlar, biz de buradayız. Kim kovar bizi? Sonuçta aileden sayılırız.”
Ama oldu da kötüsü oldu—kovuldular. Ve onları kovan da yabancı değil, kendi aileleriydi.
Kırılma noktası, Gülşen’in kayınpederinin doğum günüydü. Kutlamaya gitmişlerdi. Ertesi gün kayınvalidesi soğukkanlılıkla açıkladı:
“Karar verdik: Yeğenimiz Emre sizde kalacak. Üniversiteyi kazandı, yurtta yer yok. Sizin ev geniş zaten.” Bir de ekledi: “Evet, ev bizim üzerimize, kimin kalacağına da biz karar veririz.”
Gülşen diliyle damağını ısıracaktı neredeyse. Ama Erdem sadece başını salladı:
“Tabii, sorun yok. Yerimiz bol.”
Bağırmak istedi ama kendini tuttu. Ne yeri ne zamanıydı. Ama içinde bir şey kırılmıştı.
Emre geldi—ev sahibi gibi davrandı. Koltukta yemek yedi, küfredip durdu, temizlik nedir bilmedi. Dokunduğu her şeyi mahvetti. Sonra Erdem’in anne babası “torunlarını” görmeye geldi. İşte o zaman ipler koptu.
“Emre’nin ayakkabıları kirli!” diye serzenişte bulundu kayınvalide. “Niye ceketini yıkamadın?! Baklavalar nerede?!”
General edasıyla emirler yağıyordu. Sonra Gülşen’in karşısına dikildi:
“Oğlumun senin gibi biriyle yaşamasına anlam veremiyorum! En iyisi sen git. Evi boşalt.”
“Nereye gideyim? Kızların kendi aileleri var, kiranın fiyatı uçmuş…”
“Benim derdim değil. Toplan.”
Gülşen reddedince kayınvalide son hamlesini yaptı:
“Erdem’e anlatırım her şeyi. Boşanma dilekçesini imzalar.”
Gülşen sessizce eşyalarını toplarken ağlıyordu.
Erdem duyunca işini bırakıp eve koştu.
“Anne, bu ne rezalet?! Karımı evden mi attınız?!”
“O burada gereksiz. Üstelik içkiyor!”
“Ne?!”
“Poşette şişe sesleri duydum. Bir şeyler mi saklıyorsun? Ben böylelerini evimde barındırmam. Ev benim üzerime, karar da benim.”
“Anne, o şişeleri Emre çöpe atmıştı!”
“Çocuğun üstüne atma! Eğer bu kadın bir daha buraya adım atarsa, sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsın.”
“O zaman ben de onunla giderim.”
“Harika! Emre’nin kız arkadaşı çıktı, onlar da yerleşir buraya.”
Erdem yumruklarını sıktı.
“Tamam. İki günümüz var.”
Ertesi gün taşınma telaşı başladı. Erdem arkadaşı Volkan’ın da yardımıyla eşyaları depoya taşıdı.
Gülşen ağlarken Erdem onu teselli etti: “Ağlama canım. Her şeyi taşıyacağız—Volkan’ın garajı var. Hepsi düzelecek. Yeni bir ev alacağız. Hayalimizdeki gibi olmayabilir ama en azından kendimizin olacak.”
Üç gün sonra kayınvalide, Ebru’yla birlikte savaş malzemesi yüklü gibi geri döndü. Balıklar, etler, konserveler, sebze çuvalları…
“Bunlar taşındı mı yani?!” diye şaşkınlıkla sordu Ebru.
“Bomboş… Ocak yok… Buzdolabı yok… Mobilya yok!”
“Balkona koyarız.”
“Yağmur yağıyor anne! Burda yatacak yer bile yok!”
Fatma Hanım oğlunu aradı—telefonu açmadı. Torunlar da öyle.
“Ebru, bu büyükanne…” diye mırıldandı, ama karşı tarağından gelen yanıt kesindi:
“Bir daha aramayın!”
Evde sadece eski, kirli bir kanepe kalmıştı. Ve banyoda bir leğen—her şeyin nasıl böyle biteceğinin sembolüydü.
Altı ay sonra Gülşen yeni evinde yemek yapıyordu. Kapı çaldı. Tanımadığı bir numara.
“Oğlum, benim… Anne… Aramıyorsun… Çok pişmanım. Dönün artık. Oturun burada.”
“Biz zaten oturuyoruz. Kendi evimizde.”
“Kendi eviniz mi? Niye başka eve ihtiyacınız var ki? Burası sizin!”
“Sizin eviniz sizin.”Bizim evimiz bizim, sizinkini ise Emre’ye ve kız arkadaşına hediye edin artık!”




