Dört yıl. İşte bu kadar zamandır eşim, iki yaşındaki kızımız ve ben, kayınvalidemle aynı çatı altında yaşıyoruz. Eski bir üç odalı İzmir apartmanının kenar mahallesinde. Başka bir ev alamadığımız için buradayız. Eşim basit bir tamirci, ben ise mahalledeki bir okulda kütüphaneciyim. Maaşlarımız ancak bebek bezleri, ekmek ve faturalara yetiyor. İkinci bir işe girsem bile kira için para biriktiremeyiz. Bu yüzden katlanıyoruz. Her gün.
Minnettar olmaya çalışıyordum. Sonuçta Ayşe Teyze yabancı değil. Huysuzluğu olsa da torununun büyükannesi. Üstelik yardımı dokunuyor—ben eczaneye ya da doktora koşarken küçükle ilgileniyor. Ama zaman geçtikçe her şey zorlaşıyor. Sanki mayın tarlasında yürüyoruz. En ufak bir yanlış adım—patlama. Önceleri küçük şeylerdi: tabağı hemen yıkamamak, ocağı silmemek. Sonra sitemler başladı: “Yine makarnan ekşimiş,” “Neden benim yoğurdumu yedin?”—oysa açmamıştım bile.
Dayandım. Gerçekten. Ama bir gün, tavuk çorbasının “buharlaştığını” söyleyip beni suçladığında daha fazla sabredemedim. Buzdolabını bölmeyi önerdim. İyi niyetle: üst raf sizin, orta raf bizim. Siz kendinize çorba yapın, biz de kendimize. Kimse kimseyi suçlamasın. Herkes kendi yemeğini yesin.
Ayşe Teyze dondu, ardından alevlendi:
“Ne saçmalıyorsun sen? Biz gençken, altı kızın kaldığı yurtta bile buzdolabını bölmek kimsenin aklına gelmezdi! Hepsi ortaktı. Siz aile misiniz, yoksa ev arkadaşı mı? Ben çorba yapıyorum, siz de ‘Sağol, biz kendi yemeğimizi yiyoruz’ mu diyeceksiniz? İki yaşındaki çocuğa nasıl anlatacaksın, ‘Bu muz büyükannenin, dokunma’ diye? Ne saçmalık bu? Benim evimde olmaz böyle şey!”
Ve evet, ev onun. Bunu bize her gün hatırlatıyor. Bir şey yapmaya kalkışsak—yeni bir havlu asmak ya da bardağın yerini değiştirmek gibi—hemen uyarır: “Benim evim burası. Ben ne dersem o olur.” Lafı dolandırmaz, doğrudan söyler.
Diğer yandan, en ucuz etin nerede olduğunu, hangi bakkalda indirimli peynir çıktığını, hangi manavın sebzelerini ucuza sattığını o bilir. Çarşı pazar dolaşır, kafasında hesap yapar, cüzi bir parayla dolu poşetlerle döner. Bazen kıskanıyorum—benim böyle koşturmaya ne zamanım ne de gücüm var. Eve yakın olanı alırım ki fiyatı da yüksektir. O ise keskin nişancı gibi: hedefini seçer, bekler—ve vurur. Ama bunların hepsi sonra bana sitem olarak geri döner: “Ben uğraşıyorum, zaman harcıyorum, siz ise hep eleştiriyorsunuz!”
Eşimle konuştum. Dedim ki, en ucuz bir bile olsa bir ev kiralayalım, şehrin kenarında bile olsa. Ama istemedi. “Gücümüz yetmez. Annem tek başına kalamaz. Kırılır…” Hep aynı. Onun gönlünü kırmaktan korkuyor, ben ise her gün kırılıyorum. Ama beni kimse düşünmüyor.
Kayınvalidem, birlikte yenen akşam yemeklerinin aile bağlarını güçlendirdiğini söylüyor. Ama bizde bağırışla, kapı çarpmayla ve günlerce süren sessizlikle bitiyor. Bazen sadece, sakin bir şekilde sofraya oturup yemek yemeyi hayal ediyorum. Kimsenin “Bunu niye yedin, ben onu yarın yiyecektim!” veya “Yine masayı silmemişsin!” demeyeceği bir yerde.
Yoruldum. Ama çıkış yok. Nesiller arasında, yoksullukla sabır arasında sıkışıp kaldık. Gitmek istiyorum. Yaşamak istiyorum, sadece hayatta kalmak değil. Ama şimdilik tek çare beklemek. Kızımın büyümesini, eşimin cesaretlenmesini, kiraya yetecek kadar birikmemizi…
Ve her buzdolabını açtığımda, sadece kapının sesini duymuyorum. İçimde bir çığlığı duyuyorum: “Bu evde her şey benim istediğim gibi olacak!”
Hayatta bazen en zor mücadele, kendi sınırlarını çizmek olabilir. Ama eğer bir gün o sınırı çekmezsen, kimse senin yerine çekmez.




