Hastaneden Çıkınca Ailem “Artık Bize Güvenmeyin” Dedi: Ancak Korku Yerine Sevgiyi Seçtik

Mesleğim hemşirelik. 1990 yılından beri İstanbul’daki bir devlet hastanesinin doğum servisinde çalışıyordum. Zorlu bir işti, nöbetler yorucuydu ama her şeye katlanıyordum. Bir gün o servise hasta olarak değil, bir anne olarak gireceğim diye düşünürdüm hep.

Hamileliğim sorunsuz geçti. Tüm testlerde bebeğin sağlıklı olduğu görülüyordu. Eşim Mehmet’le birlikte kızımızı heyecanla bekliyor, ona beşik, kıyafetler ve taburculuk için her şeyi hazırlıyorduk. Ailemiz de bu mutluluğa ortaktı. Özellikle kayınpederim, torununu görmek için sabırsızlanıyor, neredeyse her gün arıyordu: “Her şey yolunda mı? Ne zaman gelecek bu küçük hanım?”

Doğumdan sonra hayatımızın altüst olacağını bilmiyorduk. Sağlam sandığımız her şey paramparça olacak, sevgimiz en ağır imtihandan geçecekti.

Doğum çok hızlı gerçekleşti. Kızımız 2.900 gram ve 45 santimetre boyunda dünyaya geldi. Küçük ama güçlüydü. Bana hemen gösterdiler, sonra muayene için götürdüler. Biraz sonra emzirmek için getirdiklerinde biraz güçsüz emiyordu ama başardım. Sonra odamıza geçtik. Bir saat sonra iki doktor içeri girdi: nöbetçi kadın doğum uzmanı ve çocuk doktoru. Yüzlerindeki ifadeyi görür görmez anladım: bir şeyler ters gidiyordu.

Biri sessizce konuştu:

“Elif, kızınızda Down sendromu var. Sen de sağlık çalışanısın, bunun ömür boyu süreceğini biliyorsun. Vaktinizi harcamayın, çocuğu bırakın. Daha gençsiniz, sağlıklı bir bebek dünyaya getirebilirsiniz.”

Donup kaldım. Gözlerimin önü karardı. İçimde bir şeyler koptu. Ama aynı anda göğsümde güçlü, içgüdüsel bir his yükseldi: Bu benim kızım. Benim. Ve onu kimseye vermeyeceğim.

“Affedersiniz…” diye fısıldadım, “Eşimle konuşmalıyım. Sanırım o da ‘hayır’ diyecektir.”

“Tabii, düşünün. Karar verdiğinizde ofisimize gelin.”

Onlar gittikten sonra kızım ağlamaya başladı. Minik avuçları bana uzanıyordu. Onu kucağıma aldığım anda anladım: onsuz yaşayamazdım.

Mehmet’i aradım. Bir saat sonra yanımdan ayrılmıyordu. Başhekimin odasına birlikte girdik. Ona da imzayı teklif ettiler. Sessiz kaldı. Sonra beşiğe gitti, kızımıza baktı ve yavaşça konuştu:

“Hiçbir şey imzalamayacağız. Kızımızı eve götürüyoruz.”

Ona Defne adını verdik. Bu isim kalbimde bir anda belirmişti – nazik, aydınlık ve güçlü.

Üç gün sonra odamıza başka bir kadın daha yatırıldı. Otuzlu yaşlarındaydı ve bu, beşinci hamileliğiydi. Daha ilk günden, “Bu çocuğu bırakacağım,” dedi. Kızında Down sendromu olduğunu söylediklerinde bile irkilemedi. Sadece, “Vazgeçme belgemi hazırlayın. Emzirmeye de niyetim yok,” dedi.

Dayanamadım. Hemşireden izin alıp o küçük kızı emzirmek istedim. Getirdiklerinde, onu kucağıma alır almaz yüreğim sızladı. Öyle savunmasız, öyle sessizdi ki… Sanki her şeyin farkındaydı.

Mehmet’i aradım. Sessizce dinledi, sonra: “Eğer istiyorsan, onu da alalım. Defne’nin bir kız kardeşi olsun,” dedi.

Başhekimin yanına tekrar gittim. İkinci çocuğu da kabul edeceğimizi söyledim. Kimse bizi deli ilan etmedi. Aksine, tüm personel sarılıp, “Sen bizim kahramanımızsın,” dedi.

Bir hafta daha hastanede kaldık – ikinci kızın göbek bağı düşene kadar bekledik. Ona da İdil adını verdik.

Taburculuk günü hayatımızın en mutlu anıydı. Hastaneden bir değil, iki bebekle çıktık. Bir bebek arabasında Defne, diğerinde İdil. İkisi de bizimdi. İkisini de çok sevdik.

Ama bu güzel gün herkese neşe getirmedi. Ailemize iki kız çocuğu aldığımızı, birinin evlatlık olduğunu söylediğimizde tepkiler buz gibiydi. Annem babam, özellikle de kayınvalidem ve kayınpederim sert bir dille:

“Sizinle bir daha görüşmeyeceğiz. Seçiminizi yaptınız, kendi başınıza idare edin. Bizden tek kuruş yardım beklemeyin!” dediler.

Ve gerçekten de hiç aramadılar, tek lira bile destek olmadılar. Tamamen yalnızdık.

Zor yıllardı. Uykusuz geceler, hastalıklar, yorgunluk… Ama her şeye değerHayat bize en büyük dersi verdi: Gerçek sevgi, kusurları değil, kalplerin saf ışığını görür.

Rate article
Lifequest
Hastaneden Çıkınca Ailem “Artık Bize Güvenmeyin” Dedi: Ancak Korku Yerine Sevgiyi Seçtik