On sekiz yaşıma bastığımda annem hiç tereddüt etmeden, “Artık büyüdün. Ya oda parasını ödersin ya da kendi yoluna bakarsın,” dedi. Öfkeli değildi, tartışma esnasında söylenmiş bir söz de değildi—tamamen sakin, sanki kendi evladından çocukluğunu geçirdiği odanın kirasını istemek en doğal şeymiş gibi. O an, sevdiğim insandan böyle bir şey duymanın ne kadar acıttığını bile idrak edememiştim.
Küçüklüğümden beri, annem hep “Bu ev benim” diye vurgulardı. Yedi sekiz yaşımdayken bile, “Burada hiçbir şeye karışamazsın. Burası benim evim,” derdi. Odama izinsiz girer, eşyalarımı karıştırır, tek bir mobilyayı bile yerinden oynatmama izin vermezdi. Yatağımın kalorifere çok yakın olduğundan şikayet ettiğimde, başım ağrıyor, nefes alamıyorum dediğimde, “Bunları sen uyduruyorsun,” derdi. Ta ki bir gün kusup, gelen doktor aşırı sıcaktan bahsedene kadar yatağı birazcık geri çekmeyi kabul etmedi.
Diğer çocuklar gibi ben de annemi seviyordum. Ama çok uzun süre, sevginin tahammül etmek olduğuna inandım. Uslu durursam, annemin beni fark edeceğini düşündüm. Ama o sadece kendine uygun olanı gördü. Eğer sessiz kalır, rahatsız etmez, kendi başıma bir şey yapmazsam, ben yokmuşum gibi davranırdı.
Liseden sonra üniversiteye yerel şehirde devam ettim. Annem mezuniyetime bile gelmedi. Ama on sekiz yaşıma bastığım gün, odama gelip “teklifini” sundu: “Ya ödersin ya da çıkıp gidersin.” “Seni büyüttüm, giydirdim—artık görevim bitti.” Şoktaydım. İşim yoktu, akrabam da. Ödemeyi kabul ettim.
Ertesi gün, garın yanındaki bir kafede bulaşıkçı olarak gece vardiyasına başladım. Sabahları dersler. Uyumaya zaman yoktu. Kazandığım her kuruş, anneme “kira” ve en ucuz yiyeceklere gidiyordu. İlk aylar tam bir kabustu. Ama sonra yardımcı aşçı oldum. Tünelin ucunda bir ışık belirdi—bir de sevgilim. Emre.
O da garsondu, taşradan gelmişti, bir ev kiralıyordu. Sık görüşemiyorduk—ikimizin de işleri çoktu. Ama onunla geçirdiğim her dakikanın kıymetini biliyordum. Bir gün annemle yaşadıklarımı anlattım. Dinledi ve inanamadı. “Bizim evde hiç para olmadı,” dedi. “Ama annemle babam son lokmalarını bile paylaşırlardı. Üniversitedeyken trenle bana bahçeden koparılmış havuç bile gönderirlerdi.”
Dayanamadı ve bana taşınmayı teklif etti. Birlikte kiralasak daha ucuza gelirdi. Hiç düşünmeden kabul ettim. Eşyalarımı taşırken annem tek bir iyi söz bile etmedi. Sadece, “Allah korusun, benim tenceremi veya taburemi almadığına emin ol,” diye kontrol etti. Yatak örtülerimi bile vermedi. Kapıda, “Yarın kilidi değiştireceğim,” deyip arkamdan kapıyı çekti.
Emre’yle birlikte yaşamaya başladık. Bir yıl sonra evlendik. Önce ailesinin yanına taşındık, sonra yakında küçük bir ev kiraladık, sonra da o evi satın aldık. İki çocuğumuz oldu, kendi hayatımızı kurduk. İş, ev, aile—her şey hayal ettiğim gibiydi.
Neredeyse on yıl geçti. Altı ay önce annem aradı. Numaramı değiştirmemiştim, bu yüzden ulaşabildi. Sanki bir hafta önce görüşmüşüz gibi konuşuyordu. “Niye aramıyorsun? Niye gelmiyorsun?” diye sordu, cevap beklemeden devam etti. İşsiz kalmıştı, emekli maaşına daha vardı. “Bana bakmak zorundasın. Seni ben büyüttüm, şimdi sıra sende.”
Dinlerken ellerimin titrediğini hissettim. Ve hayatımda ilk kez, aklımdan geçen her şeyi söyledim. Onun “sevgi”sini, çocukluğumu ödediğimi, yalnızlığımı, kırgınlığımı anlattım. Sesim titriyordu. Söyleyecek sözüm bitene kadar konuştum. O ise… Sessiz kaldı. Sonra soğuk bir sesle, “Tamam. Anladım. Şimdi parayı gönder,” dedi.
Telefonu kapattım. Numarasını engelledim. Ama başka numaralardan aramaya başladı. Mesaj atıyor, mahkemeyle tehdit ediyor, nafaka talep ediyordu.
Artık suçluluk hissetmiyorum. Hiçbir şey borçlu değilim. Kimseye karşı bir yükümlülüğüm yok. Ve hayatımda ilk kez, bunu yüksek sesle söylemek korkutucu değil.




