Bugün günlüğüme şunları yazıyorum: Çocuklar yıl dönümümüze gelmedi ve bu yeni bir hayatın başlangıcı oldu. Sonunda mutlu olmanın ne demek olduğunu hatırladık.
O günden beri, Elif evlendiğinden bu yana çok zaman geçti. Aradan geçen yıllarla aramızdaki mesafe büyüdü. Sanki bizi hayatından tamamen silmişti. Daha az arıyor, daha seyrek geliyordu. Görüşünce gözleri buz gibi ve uzaktı.
O cuma akşamı, onu aramak için uzun süre tereddüt ettim. Mehmet’le mütevazı bir şekilde otuzuncu evlilik yıl dönümümüzü kutlamayı planlamıştık. Ailemizle bir araya gelip mangal yapmak, aynı masada oturup sohbet etmek istiyordum. Sıcaklık, tanıdık sesler, birkaç saatliğine bile olsa…
“Alo?” diye cevapladı Elif, nefesi kesilmiş halde.
“Elif, ben annen. Spor salonunda mısın yine? Konuşabilir misin?”
“Yok anne, Emre’nin arabasını yıkıyorum.”
“Sen mi yıkıyorsun?”
“Kim yıkayacak anne? Yıkamacaya götürmek pahalı. Kristalden yapılmadım ya ben.”
“Peki, kızım… Şey diyecektim, pazar günü Emre’yle bize gelsene. Bizim yıl dönümümüz. Oturur, sohbet ederiz…”
“Niye birden kutlamaya karar verdiniz ki?” diyerek güldü. “Kırkından sonra mı aklınıza geldi?”
“Otuz yıl, Elif. Kutlanmaz mı?”
“Üzgünüm, anne. Olmaz. Bir düğüne davetliyiz, Emre’nin en yakın arkadaşı evleniyor. Düğün bir kere olur, sizin yıl dönümleriniz her sene var.”
Telefonu sımsıkı tuttum, içimde kabaran kırgınlığı belli etmemeye çalışarak.
“Yazık… Biz sizi bekliyorduk…”
“Biz de sizi bekliyoruz, anne. Ama insanlara nasıl hayır deriz? Alınma, mutlaka sonra kutlarız sizi.”
“Tamam,” diye fısıldadım. “Abini de arayayım.”
Can da gelemedi. Kendi planları varmış. Telefonu kapattığımda gözlerim doldu. Şeker alamamış bir çocuk gibi. Unutulmuş bir anne gibi.
“Neriman, ne oldu?” diye sordu Mehmet mutfağa girip sessizce ağladığımı görünce.
“Hiç, Mehmet… Çocuklar gelmeyecek. Ben de aptal gibi hepimizin bir arada olacağını hayal etmiştim…”
“Bırak artık. Bugün bizim günümüz. Sen ve ben, başka bir şeye ihtiyacımız yok.”
O gece uyuyamadım. Kırgınlık boğazımı sıkıyordu. İçimdeki bir ses bağırıyordu: “Neden? Neden beni istemiyorlar? Biz onlar için yeterince şey yapmadık mı? Okuttuk, ev verdik, elimizden geleni yaptık… Şimdi yabancı gibiyiz…”
“Neriman,” diye fısıldadı Mehmet, “onların kendi hayatları var. Ama senin de ben varım. Ve ben buradayım.”
“İçim bomboş, Mehmet…” diyebildim sadece. “Sen bütün gün iştesin, ben yapayalnızım…”
Ertesi gün her zamankinden erken geldi. Gülümsüyordu.
“Bir şey mi oldu?”
Arkadan kocaman bir buket çıkardı.
“Bunu sana aldım. Yarın gidiyoruz göl kenarına. Bir haftalığına. Sadece sen ve ben.”
Küçük kulübe masallardan fırlamış gibiydi: ahşap, göl manzaralı, etraf çiçeklerle dolu, kuş sesleri… Sabah uyandığımda her yer çiçek yapraklarıyla kaplıydı. Köşelerde balonlar, aynada “Yıl dönümün kutlu olsun, sevgilim!” yazısı vardı.
Gözlerim sevinç gözyaşlarıyla doldu. Pencereye baktığımda Mehmet’i gördüm, elinde bir sepetle geldi. Sepeti açtı, içinden minik bir “miyav” sesi geldi. Küçük, turuncu, tüylü bir yumak bana bakıyordu.
“Ne dersin, aileye yeni bir üye alalım mı?” diye gülümsedi, çocuk gibi.
“Mehmet… Bu hayatımın en güzel hediyesi…”
Bir hafta balayı gibi geçti. Yedi gün, ama anılar bir ömre yetti. Eve döndüğümüzde telefonlar susmak bilmedi.
“Anne, neredeydiniz? Aradık, aradık! Telefonunuza ulaşamadık!”
“Sakin ol, kızım. Babanla tatildeydik. Kendimiz için de yaşamaya hakkımız yok mu?”
“Tabii ki… Arayıp hâlini hatrını sormaz mıyım?”
“Şimdi merak etme sırası sizde. Biz artık kendi hayatımızı yaşıyoruz.”
“Kendiniz için mi? Anne, ciddi misin?”
“Babanla bizim balayımız devam ediyor. Şimdi sizinle uğraşacak halimiz yok.”
Bir yıl geçti. Mehmet’le yeni bir hayat kurduk. O işten ayrıldı, daha sade yaşamaya başladık ama daha mutluyuz. Çocuklar daha sık arayıp gelir oldu. Biz de birbirimize bakıp şükrediyoruz. Unutulmamayı başardık. Ve en önemlisi, bu hayatta “biz” olduğumuzu hatırladık.




