Oğlunun Eşinin Israrıyla Babasını Evden Kovması… Ama Parktaki Tesadüf Her Şeyi Değiştirdi

Soğuk bir kış günü, İzmir’in bir parkında eski, yıpranmış bir ceketle sarılı yaşlı bir adam metal bir bankta oturuyordu. Bir zamanlar belediye elektrikçisi olarak çalışıp emekli olmuştu. Adı Ali Rıza’ydı. Dul, tek oğlu olan bir baba ve bir zamanlar mutlu bir dede olduğunu düşünen bir adam… Ta ki her şey bir anda başkasının isteğiyle yıkılana kadar…

Oğlu Ayşe’yi eve getirdiğinde Ali Rıza’nın yüreği hüzünle dolmuştu. Kadının buz gibi gülüşü, ardındaki çelik bakışlar, fırtına habercisi gibiydi. Ayşe bağırmıyor, kavga çıkarmıyordu ama yavaşça, tıpkı bir cerrah gibi, hayatlarından onaylamadığı ne varsa çıkarıyordu. Ali Rıza bunu anlamıştı ama değiştiremiyordu.

Önce eşyaları kaybolmaya başladı. Onlarca yıldır biriktirdiği kitaplar bodruma atıldı. Akşamları kitap okumayı sevdiği eski koltuğu “modası geçmiş” ilan edildi. Sabah sohbetlerinde oğluyla paylaştığı çaydanlık bile yok oldu. Ardından imalar başladı: “Baba, biraz dışarı çıksan iyi olur, temiz hava almalısın.” Derken, son darbe geldi: “Belki huzurevine ya da Ankara’daki kız kardeşinin yanına taşınsan?”

Ali Rıza tartışmadı. Gururu buna izin vermedi. Sessizce valizini topladı -birkaç gömlek, rahmetli eşi Fatma’nın fotoğrafları- ve çıktı. Suçlamadan, gözyaşı dökmeden, sadece göğsünde ezici bir acıyla… O artık onun yoldaşı olmuştu.

İzmir’in karlı sokaklarında hayalet gibi dolaştı. Tek sığınağı, bir zamanlar eşi Fatma’yla, sonra küçük oğlu Mehmet’le gezdiği parktaki o bank oldu. Saatlerce boşluğa bakarak oturdu, ta ki anılar soğuktan daha fazla yakana kadar…

Özellikle soğuk bir günde, rüzgar kemiklerine işlerken, bir ses onu ürpertti:

“Ali Rıza? Ali Rıza Bey?”

Döndü. Önünde kalın bir paltoyla, elinde termos ve poşetten köfte kokuları gelen bir kadın duruyordu. Yüzü tanıdık gelmişti ama hemen çıkaramadı. Emine… Askerlik yüzünden kaybettiği ilk aşkı. Sonra Fatma’yla evlenince unuttuğu…

“Burada ne yapıyorsun? Donup kalacaksın böyle!” Sesindeki içten ilgi, yüreğindeki buzları eritti.

Ali Rıza sessizce sıcak çayı ve köfteyi aldı. Boğazı düğümlenmişti, gözyaşları akmıyordu ama kalbi sanki bıçaklanıyor gibiydi.

Emine yanına oturdu, aradan geçen onca yılı yok sayarcasına.

“Ara sıra buraya gelirim,” diye fısıldadı. “Ya sen… Neden yalnızsın?”

“Burası bana ait,” dedi zoraki gülümseyerek. “Oğlum burada ilk adımlarını attı. Hatırlıyor musun?”

Emine başını salladı, gözleri ısındı.

“Ama şimdi…” Ali Rıza derin bir nefes aldı. “Büyüdü, evlendi. Ev onun üstüne. Eşi şart koştu: Ya o, ya ben. O, onu seçti. Kızmıyorum. Gençlerin hayatı kendine.”

Emine sessizce onun soğuktan nasırlaşmış ellerine baktı, bir o kadar tanıdık, bir o kadar yalnız.

“Benimle gel Ali Rıza,” diye çıkış etti birden. “Isın, karnını doyur. Yarın ne yapacağımıza karar veririz. Mercimek çorbası yapar, konuşuruz. Sen demirden değilsin, insansın. Ve yalnız kalmamalısın.”

Ona uzun uzun baktı, inanamayarak. Sonra usulca sordu:

“Peki sen… Neden yalnızsın?”

Gözleri buğulandı.

“Kocam yıllar önce öldü. Çocuğum olmadı. Hayat, iş, emeklilik, kedim… Döngü. Sen yıllar sonra çayını paylaştığım ilk insansın.”

Uzun süre öyle oturdular. Kar usulca yağıyor, acılarını örtüyordu. Park onların küçük sığınağı olmuştu.

Ertesi sabah Ali Rıza bankta değil, dantel perdeli sıcak bir odada uyandı. Taze poğaça kokusu geliyordu. Camda kırağı parıldıyor, içinde unuttuğu bir duygu -huzur- yeşeriyordu.

“Günaydın!” Emine elinde gözlemelerle girdi. “En son ne zaman ev yemeği yedin?”

“On yıl olmuştur,” diye hırıltılı yanıt verdi. “Oğlum ve eşi hep dışarıdan söylerdi.”

Emine sormadı. Sadece doyurdu, üstünü örttü, eski radyoyu açtı. Sessizlik artık ağır gelmiyordu.

Günler haftaları kovaladı. Ali Rıza canlanıyordu. Prizleri tamir ediyor, temizliğe yardım ediyor, işinden hikayeler anlatıyordu – bir keresinde komşularını yangından nasıl kurtardığını… Emine dinliyor, sevdiği çorbayı pişiriyor, kazak örüyordu. Ona yıllardır görmediği bir şeyi veriyordu: şefkati.

Ama bir gün her şey değişti.

Emine pazardan dönerken bahçe kapısında bir araba gördü. İçinden Mehmet çıktı.

“Merhaba…” diye kekeledi. “Ali Rıza Bey burada mı acaba?”

Emine çantasını sıktı, yüreği sızladı.

“Sen ona nesin?”

“Ben… oğluyum. Onu arıyorum. Gitti ve ben… bilmiyordum. Ayşe beni terk etti. Körlük etmişim.”

Emine ona dikkatlice baktı.

“İçeri gel. Ama unutma: baba bir eşya değildir. Sen yalnız kalınca geri dönmek zorunda değil.”

Mehmet başını eğerek onayladı.

Evde Ali Rıza gazete okuyordu. Oğlunu görünce dondu. Sokakta geçen soğuk geceler, bank, ihanet… Hepsi yüreğine zehir gibi aktı.

“Baba…” Mehmet’in sesi titredi. “Affet. Aptalın tekiymişim.”

Ağır bir sessizlik çöktü. Sonra Ali Rıza konuştu:

“Bunu bana daha önce de söyleyebilirdin. Sokakta yatmadan, üşümeden önce”Ama geç de olsa geldiğin için teşekkür ederim oğlum,” dedi Ali Rıza, gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışarak.

Rate article
Lifequest
Oğlunun Eşinin Israrıyla Babasını Evden Kovması… Ama Parktaki Tesadüf Her Şeyi Değiştirdi