İstanbul’a geldiğimde yirmi yedi yaşındaydım. Annem, ciddi bir ameliyat olacaktı ve bir sürü konut kredisi borcumuz vardı. En fazla bir buçuk yıl çalışıp memleketime, evime döneceğimi kendime söz verdim.
İşi çabuk buldum – bir ajans vasıtasıyla yaşlı bir kadına bakıcılık teklif ettiler. Ev sahibesi, Gülseren Hanım, seksen dört yaşındaki annesi Neriman Hanım’a bakacak birini arıyordu. Hemen kabul ettim. Maaş az olsa da düzenliydi.
Daha ilk günden yaşlı kadın bana adeta savaş açtı. “Nerelisin?” diye sordu kapıda. Cevap verdim. Yüzünü buruşturdu: “Yine Moldovalı. Önce çingeneler, şimdi sen. Hep çer çöp gönderiyorlar bana.” Daha da kötüleşti.
Her sabah şikâyetlerle başlıyordu: çorba öyle olmamış, tozu tam silmemişim, kapıyı gürültüyle kapattım, nefes alışım bile gürültülü. Bazen kızına fısıldadığını duyuyordum: “Kesin çalıyor. Göreceksin. Ona dikkat et.” Midem bulanıyordu. Ayaklarını yıkıyordum, ayağa kalkmasına yardım ediyordum, ilaçlarını alıyordum, karşılığında gördüğüm şey ise sadece küçümseme ve soğukluktu.
Altı ay dayandım. Hastanedeki annemin düşüncesi, kapıyı çarpıp çıkmaktan alıkoyuyordu beni. Ta ki bir gün bana beş bin lira çalmakla suçlayana kadar. Her yeri aradık – parayı onun çantasında bulduk. Ne özür ne de pişmanlık. Sadece gözlerinde aşağılama.
Eşyalarımı topladım. Gideceğimi söyledim. Kapıda buz gibi bir sırıtışla durdu: “Haydi git o zaman. Nasıl olsa döneceksin – sefalet seni.”
“Başaracağım,” dedim sessizce. “Sizsiz de.”
İşte o an – tamamen beklenmedik bir şekilde – sesinde tuhaf bir şey vardı. Artık kin yoktu. Sadece şaşkınlık:
“Sen… bunca şeyi annen için mi çektin?”
Donup kaldım. Sonra başımı salladım. Her şeyi anlattım – hem ameliyatı hem borçları. Sessizce dinledi. Sonra yavaşça yanıma geldi, elimi tuttu ve… ağladı. Hiçbir şey söylemeden. Yaşlı yanaklarından gözyaşları süzülüyordu.
“Affet… İntikam alıyordum. Senden değil. Kızımdan. O beni terk etti. Eğer sen gidersen geri geleceğini ummuştum. Ama sen… Tüm bunlara katlandın. Annesi için.”
O günden sonra her şey değişti. Samimi sohbetler etmeye başladık. O bana hayatını anlatıyor, ben de ona kendiminkini. Hatta eşimi görmem için bana harçlık bile verdi. Döndüğümde ise beni el örgüsü bir atkıyla karşıladı.
Dört ay sonra sessizce, uykusunda öldü. Kendi annem gibi ağladım.
Bir hafta sonra Gülseren Hanım bir avukatla geldi.
“Size vasiyetnamesini bildirmeliyim,” dedi adam. “Neriman Hanım size… hatırı sayılır bir miktar bıraktı.”
Gülseren Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu:
“Bu kadın delirdi mi? Anneme ne yaptın sen?! Rüşvet mi verdin?”
Sessizce ona baktım. Sonra aniden yanına gidip sarıldım.
“İşte yaptığım şey buydu. Sadece sarıldım.”




