Oğul, Eşinin Israrıyla Babasını Evden Kovdu… Ancak Parkta Karşılaşma Her Şeyi Değiştirdi

Soğuk bir kış sabahı, İzmir’in en eski parklarından birinde, yıpranmış bir park bankında yaşlı bir adam oturuyordu. Üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyan eski bir palto vardı. Adı Mehmet Ali’ydi. Emekli bir elektrikçi, dul bir eş ve bir zamanlar gurur duyduğu bir oğulun babası… Ta ki gelin gelene kadar.

Oğlu Murat, Deniz’le evlendiğinde içine bir kurt düşmüştü Mehmet Ali’nin. Deniz’in gülümsemesi buz gibiydi, gözlerindeki soğukluğu hemen hissetmişti. Yüksek sesle tartışmaz, bağırmazdı ama ustaca, adım adım onu evden uzaklaştırıyordu.

Önce kitapları kayboldu. Yıllarca biriktirdiği romanlar kilere atıldı. Akşamları keyifle oturduğu koltuğu “eski moda” diye attılar. Sabah çayını içtiği, oğluyla sohbet ettiği çaydanlık bile ortadan kaybolmuştu. Sonra laf atmalar başladı: “Baba, biraz dışarı çıksan iyi olur, temiz hava alırsın.” Ardından son darbe geldi: “Belki huzurevine ya da teyzenin yanına taşınsan daha iyi olur?”

Mehmet Ali itiraz etmedi. Gururuna yediremedi. Birkaç gömlek, ölen karısı Ayşe’nin fotoğraflarını alıp sessizce çıktı evden. Gözyaşı dökmedi, sitem etmedi, sadece içinde büyüyen bir acıyla yürüdü İzmir’in sokaklarında.

Tek sığınağı, yıllar önce karısıyla, sonra da küçük Murat’la gezindiği o park oldu. Soğuktan donuyor, ama yüreğindeki acı daha beter yakıyordu.

Derken bir gün, rüzgârın kemikleri dondurduğu bir öğle vakti, bir ses duydu:

“Mehmet Ali Bey? Siz misiniz?”

Döndü, baktı. Sıcacık bir mont giymiş, elinde termos ve poşetle bir kadın duruyordu. Tanıdık gelmişti ama hatırlayamadı hemen. Şükran. Askerlik yüzünden ayrıldığı ilk aşkı, sonra Ayşe gelince unuttuğu kadın.

“Burada ne yapıyorsunuz? Donacaksınız böyle!”

Bu basit soru, yüreğindeki buzu eritti. Sessizce çayını içti, elindeki poğaçayı yedi. Boğazında bir düğüm, gözlerinde yaş yoktu ama kalbi paramparçaydı.

Şükran yanına oturdu, sanki aradan onlarca yıl geçmemiş gibi.

“Ara sıra buraya gelirim,” diye başladı yavaşça. “Peki siz… neden yalnızsınız?”

“Burası hatıralarla dolu,” dedi Mehmet Ali. “Oğlum burada ilk adımlarını attı. Hatırladın mı?”

Şükran gülümsedi, gözleri ışıldadı.

“Şimdi…” diye iç çekti Mehmet Ali. “Büyüdü, evlendi. Ev tapusu onun üstüne. Gelin dedi ki: ‘Ya o, ya ben.’ O da onu seçti. Kızmıyorum. Gençlerin kendi hayatları var.”

Şükran sessizce ellerine baktı, soğuktan nasır tutmuş o ellere.

“Haydi benim eve gidelim,” dedi aniden. “Isınır, bir şeyler yersiniz. Yarın düşünürüz ne yapacağımızı. Mercimek çorbası yapar, konuşuruz. Sen de demir değilsin ki, insansın. Ve yalnız kalmamalısın.”

Uzun uzun baktı ona, inanamayarak. Sonra yavaşça sordu:

“Peki ya sen… neden yalnızsın?”

Gözleri bulutlandı.

“Kocam çok oldu öleli. Çocuğumuz olmadı. Hayat, iş, emeklilik, kedi… Döngü. Sen yıllar sonra çayını paylaştığım ilk insansın.”

Uzun süre daha oturdular. Kar yavaşça yağıyor, acılarını örtüyordu. Park, onların küçük sığınağı olmuştu.

Ertesi sabah Mehmet Ali bankta değil, sıcacık bir odada uyandı. Taze simit kokusu geliyordu. Pencereden kar taneleri süzülüyor, içinde unuttuğu bir duygu canlanıyordu: huzur.

“Günaydın!” diyerek içeri girdi Şükran, elinde taze pişmiş gözlemelerle. “En son ne zaman ev yemeği yedin?”

“On yıl oldu,” diye mırıldandı Mehmet Ali. “Oğlumla gelini hep dışarıdan söylerdi.”

Şükran fazla soru sormadı. Sadece karnını doyurdu, üstüne battaniye örttü, eski radyoyu açtı. Sessizlik artık acıtmıyordu.

Günler haftalara dönüştü. Mehmet Ali canlanıyordu. Prizleri tamir ediyor, ev işlerine yardım ediyor, bir zamanlar apartmanı yangından nasıl kurtardığını anlatıyordu. Şükran dinliyor, çorba pişiriyor, ona yün bir atkı örüyordu. Ona yıllardır görmediği bir şey veriyordu: şefkat.

Ama bir gün her şey değişti.

Şükran pazardan dönerken bahçe kapısında bir araba gördü. İçinden Murat çıktı.

“Merhaba,” diye kekeledi. “Mehmet Ali Bey burada mı?”

Şükran poşetini sımsıkı tuttu.

“Sen kimsin ona?”

“Ben… oğluyum. Onu arıyorum. Gitti ve ben… bilmiyordum. Deniz gitti. Gözüm kör olmuş.”

Şükran onu dikkatle süzdü.

“İçeri gel. Ama unutma: baban eşya değil. Sadece senin canın sıkıldı diye geri dönmek zorunda değil.”

Murat başını öne eğdi.

Evde Mehmet Ali gazete okuyordu. Oğlunu görünce dondu kaldı. O soğuk geceler, o bank, ihanet… hepsi yüreğine saplandı.

“Baba…” Murat’ın sesi titredi. “Affet. Aptalın tekiydim.”

Sessizlik çöktü. Sonra Mehmet Ali konuştu:

“Bunu sokakta yatmadan önce de söyleyebilirdin. Ama… affettim.”

Gözyaşları yanaklarından süzüldü – acı ama ılık, umut gibi.

Bir ay sonra Murat babasını eve çağırdı. Mehmet Ali reddetti.

“Evimi buldum,” dedi. “Burada sıcak, burada beni bekleyen var. Kızgın değilim, sadece yeniden başlamaktan yoruldum. Affetmek, unutmak demek”Hayat işte, bazen kaybettiğini sandığın her şey, seni asıl bulman gereken yere götürüyor.”

Rate article
Lifequest
Oğul, Eşinin Israrıyla Babasını Evden Kovdu… Ancak Parkta Karşılaşma Her Şeyi Değiştirdi