Küçük bir kasabada, İzmir’in eski apartmanlarının gölgesinde, Elif’in hayatı yirmi yıl önce paramparça oldu. Kocası, Emre, kızları Defne doğduktan sadece bir ay sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Ölümü, Elif’in ayaklarının altındaki zemini çeken bir darbe gibiydi. Yeni doğmuş kızı Defne’yi göğsüne bastıran Elif, umutsuzluğa kapılmamak için son gücüyle direniyordu.
Destek arayışıyla kayınvalidesi, Neriman Hanım’ın yanına taşındı. Ancak bir gece, Defne’yi sallarken, Neriman Hanım aniden odanın kapısını çarparak içeri girdi. Adımları sessizliğin içinde yankılandı, yüzü buz gibi bir öfkeyle yanıyordu.
“Buna daha fazla dayanamam!” diye tısladı Neriman, Elif’in ayaklarının dibine bir valizi fırlatarak. “Defol buradan. Bu çocuk Emre’nin kızı değil.”
Elif donakaldı, kalbi korkuyla sıkıştı.
“O onun kızı!” diye haykırdı, ama sesi titriyordu.
“Oğlumu kandırdın. Çık dışarı!”
Şaşkınlık içinde eşyalarını toparlayan Elif, Defne’yi kucağına alıp dondurucu geceye adım attı. Park banklarında sabahladılar, bebeğin ağlaması kalpleri dağlıyordu. Soğuk kemiklerine işliyor, yanaklarındaki gözyaşları donuyordu. Sonunda bir dost, Ayşe, onları sabah vakti bir kafede titrerken buldu.
“Elif? Allahım, ne oldu sana?” diye haykırdı Ayşe, onları içeri çekerek.
Ayşe, onların koruyucu meleği oldu. Onları evine aldı, Elif’e iş buldu ve kısa sürede küçük bir daireye taşındılar. Lüks değildi, ama artık bir evleri vardı. Yıllar geçti, Neriman Hanım onlardan kaçtı, sanki yokmuşlar gibi. Tesadüfen sokakta karşılaştıklarında gözlerini kaçırıyor, Elif ve Defne hayaletmiş gibi davranıyordu.
Yirmi yıl sonra, Defne büyümüş, doktor olmak üzere parlak bir geleceği olan genç bir kadına dönüşmüştü. Yirminci yaş gününde, Elif, Ayşe ve Defne’nin erkek arkadaşı Can, bir masanın etrafında kahkahalar ve samimiyetle toplandılar. Ev yapımı bir pasta, mumlar, gülüşmeler… her şey mükemmeldi, ta ki kapı çalınana kadar.
Elif kapıyı açtığında dondu. Eşiğinde, kırmızı güllerden bir buket ve bir pasta kutusuyla Neriman Hanım duruyordu. Gülümsemesi, bir maskenin ardına gizlenmiş gibiydi.
“Elif, ne kadar zaman geçti… Girebilir miyim?” dedi, sesi suni bir sıcaklıkla titriyordu.
Cevap beklemeden salona geçti. Gözleri Defne’ye takıldı, yapay bir sevinçle parladı.
“Aman Tanrım, ne kadar büyümüşsün! Tıpkı baban!” diye haykırdı.
Defne kaşlarını çatarak annesine baktı.
“Anne, bu kim?”
Neriman Hanım dramatik bir hareketle elini göğsüne koydu.
“Annen sana anlatmadı mı? Ben senin babaannenim! Her gün seni düşündüm!”
Ayşe’nin elinden kaşık düştü, tabağa çarptı.
“Bu bir şaka mı?” dedi, sesi öfkeyle titriyordu.
Neriman onu duymazdan geldi.
“Gelip her şeyi düzeltmek istedim,” dedi, geçmişi silmek mümkünmüş gibi.
Elif dayanamadı.
“Düzeltmek?” diye bağırdı, sesi çatladı. “Sen Defne’ye hata dedin, bizi bir çöp gibi sokağa attın! Şimdi sevecen bir büyükanneymişsin gibi mi davranacaksın?”
“Elif, abartma,” diyerek elini salladı Neriman. “Bunlar geçmişte kaldı.”
Defne ayağa kalktı, yüzü ifadesizdi.
“Düşünmek istiyorum,” dedi ve mutfağa geçti. Elif peşinden gitti, kalbi küt küt atıyordu.
“Defne, sana oyun oynamasına izin verme,” diye yalvardı.
“Neden bana ondan bahsetmedin?” diye sordu Defne, kollarını kavuşturarak.
“Çünkü hayatında olmayı hak etmiyordu. Senin Emre’nin kızı olmadığını söyledi.”
Defne dişlerini sıktı.
“Cidden öyle mi dedi?”
Elif başını salladı, gözleri yanıyordu.
“Onun için önemli olan tek kişi kendisi.”
Defne derin bir nefes aldı.
“Ben hallederim.”
Salona döndüler. Defne, Neriman’a baktı, bakışları bıçak gibi keskinDefne’nin sessiz ama kararlı bakışları altında Neriman Hanım’ın yüzündeki sahte gülümseme eriyip gitti, kapıyı çarpıp çıkarken ardında sadece keskin bir yalnızlık kokusu bıraktı.




