Babanın Ayakkabıları ve Onları Giymeye Çalışan Çocuk

Eski zamanlarda, İzmir’in sakin bir mahallesinde, küçük bir evin loş ışıkları arasında Emin Bey, nadir bulduğu bir huzur anını yaşıyordu. Sabahın erken saatlerinde, kahvenin mis kokusu odalara yayılırken, elindeki kitaba dalmıştı. Ancak bu sessizliği garip sesler bozdu: ayaklarını sürüyerek yürüyen biri, suyun hafif çalkantısı ve bir çocuğun “lanet olsun” diye mırıldanması… Sanki bu sözü büyüklerden duymuş gibiydi.

Emin koridora baktığında donakaldı. Torunu Alişan oradaydı.

Dağınık saçları, üzerinde roket desenli pijamalarıyla, ciddiyetle koridorun diğer ucuna yürümeye çalışıyordu… Ama babasının eski deri ayakkabılarını giymişti. Kapının yanında unutulmuş, tozlu ayakkabılar. Alişan onlara hep “babamınkiler” diyordu. Oysa babası Mehmet çoktan uzaklardaydı; altı aylığına gurbete gitmiş, ailesini hasretle bekletiyordu.

“Alişan, ne yapıyorsun öyle?” diye sordu Emin, bu kırılgan anı bozmamak için alçak sesle.

Çocuk dönmedi. Gözleri ayaklarında, dikkatle bir adım daha attı.

“Büyükler gibi olmak istiyorum,” dedi, tökezleyerek. Ayakkabılardan biri kaydı, Alişan homurdandı, eğilip yeniden giydi.

Emin duvardaki sedire oturdu, yüreği sıcak bir sızıyla doldu. Biliyordu ki bazen çocuklar kendilerini anlamak için başkalarının eşyalarını denemeliydi.

“Büyük olmak kolay mı sanıyorsun?” diye sordu, çocuğun dikkatini dağıtmamak için.

Alişan başını salladı, gözleri hâlâ ayakkabılarda.

“Siz ve babam her şeyi biliyorsunuz. Size kimse ne yapacağınızı söylemiyor.”

Emin istemsizce gülümsedi, ama bu gülüşte burukluk vardı. Kendi çocukluğunu hatırladı; babasının ağır, yıpranmış çizmelerini giydiği zamanları. O günlerde onları giyince güçleneceğini, kocaman olacağını, hiçbir şeyin incitemeyeceğini sanırdı. Ama iki adım sonra fark etmişti: parmaklar boşlukta sallanıyor, topuk kayıyor, her adım bir mücadeleydi.

“Biliyor musun,” diye söze başladı Emin, “bu ayakkabılar babanın ilk işine giderken giydikleri. Eskidiler, ama sakladı. ‘Bunlarla büyüdüm’ derdi hep.”

Alişan ayakkabılara baktı. Yedi yaşında bir çocuk için fazla ciddi olan gözleri merakla parlıyordu. Sanki o yıpranmış deride babasının izlerini aramak istiyordu.

“Yine de yürümek istiyorum,” diye diretti. “Ben de başlamak için.”

“Pekâlâ,” dedi Emin yumuşakça. “Ama çok uzun değil. Sonra kendi terliklerine dönersin. Büyümek için daha çok zamanın var.”

Alişan başını salladı, sendeledi, birkaç adım daha attı. Yüzündeki ifade kararlıydı, her hareketi minik bir zafer gibiydi. Sanki koridorda değil, geleceğe uzanan görünmez bir köprüde yürüyordu.

Emin torununu izlerken içi sıcak bir duyguyla doldu. Büyük olmak, ayakkabılar ya da ciddi kıyafetlerle ilgili değildi. Her sabah yataktan kalkabilmekle, kimse istemese bile affetmekle, sevdiklerini korkuyla titreyen bir yürekle savunabilmekle ilgiliydi.

Ama her şey, işte burada başlıyordu: dev gibi babasının ayakkabılarını giyen küçük bir çocuğun, kendisine henüz fazla gelen bu dünyaya doğru attığı o beceriksiz adımla…

Rate article
Lifequest
Babanın Ayakkabıları ve Onları Giymeye Çalışan Çocuk