Sabah sessizlikle uyandım. Genelde annem, Melek, kahvaltıdan önce yumuşak sesiyle beni uyandırırdı, ama o gün yoktu. Gözlerimi açtım ve anladım—gitmişti. Sonsuza kadar. Dolap bomboştu, eski botları kapının önünde durmuyordu, yatağı ise köşede düzgünce katlanmıştı. Mutfak masasında bir not duruyordu, yalnız, tıpkı onun kalbi gibi. Öylece donup kaldım, içimde her şey paramparça oldu.
İstanbul’un kenar mahallelerindeki bir huzurevinin kapısında titreyerek duruyordum. Bulanık camın ardından onu görebiliyordum—annem, yaşlanmış, kamburunu çıkarmış, yalnız başına pencerenin önünde duruyordu. Bir zamanlar yeni bir hayat için onu terk etmiş, geçici bir mutluluk uğruna onu, biricik annemi itmiştim. Şimdi ise ihanetimin acısı içimi kemiriyordu. Bana hayat veren kadına nasıl bunu yapabilmiştim?
Babam ben çocukken bizi terk etmişti. Arkasına bile bakmadan gitmiş, annemi yapayalnız bırakmıştı. O zamanlar otuz yaşındaydı, güzel ve güçlüydü, ama yeni bir aile kurmak yerine beni seçmişti. Ona evlilik teklif edenler, rahat bir hayat vaat edenler vardı, ama tek şartla—benden vazgeçmesi gerekiyordu. Hiç düşünmeden hepsini reddetti. Onun seçimi bendim. Melek, mahalle fırınında pastacı olarak çalışıyor, evimizin kirasını ve okul masraflarımı karşılamak için ek işler alıyordu. Elleri hamurdan kıpkırmızı ve şişmişti, hiç dinlenmezdi. Ama şikâyet etmezdi. Asla.
Gece vardiyasından dönüp çay demlediği, sıcak bir poğaça çıkardığı günleri hatırlıyorum. Bazen maaş gecikince, ben yemek yerken bana bakar, sonra kalan kırıntıları yerdi. O zamanlar anlamayacak kadar küçüktüm—ben aç kalırım diye korkuyordu. Onun sevgisi sınırsız, fedakârdı. Bana bütün dünyayı veriyordu. “Asla evlenmeyeceğim,” derdi, “kimse seni incitemesin diye.” Ben de böyle bir annem varken kimseye ihtiyacım olmadığına inanırdım.
Yoksulluk içinde geçen çocukluğum mutluydu. Annem geceleri uyumaz, aç kalır, ama hep gülümserdi. Her şey fırın kapandığında, elleri romatizmaya yakalandığında değişti. Her hareketi ona işkence gibi geliyordu, ama kimse ona iş vermiyordu. Ben liseyi bitirmek üzereydim, mahalle bakkalında çalışıyordum: temizlik yapıyor, kutular taşıyor, kasada duruyordum. Bana yiyecek ve bozuk para veriyorlardı, ama ben onun ilaçları için biriktiriyordum. Başarılarımın onu ne kadar mutlu ettiğini biliyordum, daha çok çalışıyordum. Liseden dereceyle mezun olup İstanbul’da prestijli bir üniversiteyi kazandığımda, yeni bir hayat umuduyla taşındık.
Şehirde işler yoluna giriyordu. Bir kafede ve depoda çalışıyordum, paramız yeterliydi. Bize yurt odası verdiler, annemin hayatını güzelleştirmek için uğraşıyordum: onu tiyatrolara götürüyor, elbiseler alıyor, şehri gezdiyordum. Gülümsüyordu, ama ellerindeki ağrının dinmediğini görüyordum. Her şey yolundaydı, ta ki onunla tanışana kadar—hayatımı altüst eden kız.
Adı Defne’ydi. İkinci sınıfta tanışmıştık. Gösterişli, kendinden emin, zengin bir aileden gelen biriydi. Bana ulaşılmaz bir hayal gibi geliyordu. Arkadaşlarım böyle bir kızı başardığım için kıskanıyordu. İlişkimiz beni sürüklüyordu, bir gün birlikte yaşamayı teklif etti. Hazır değildim, ama o ültimatom verdi: “Ya birlikte yaşarız, ya da ayrılırız.” Kabul ettim. Onun evinde kalamazdık—ailesi beni, sıradan bir pastacının oğlunu, kabul etmezdi. Geriye sadece yurttaki odamız kalıyordu.
Defne’yi annemle tanıştırmadım. Utanıyordum. Yılların yorgunluğuyla ezilmiş annem ve Defne’nin bakımlı, mükemmel tırnaklı annesi. Ne kadar adice davrandığımı biliyordum, ama kendimi durduramıyordum. Sonunda annemle konuşmaya karar verdim. Onu evden gönderecektim.
“Anne, bir kızla tanıştım. Birlikte yaşayacağız,” dedim, gözlerine bakmadan.
“Oğlum, senin adına çok sevgiDöndüğümde annemin artık olmadığını öğrendim, ama bıraktığı sevgi kalbimde sonsuza dek yaşayacak.




