Telefonun sabah sessizliğini yırtan çalışı, hançer gibi keskin bir sesle duyuldu. Pencere kenarında nakış işleyen Ayşe Hanım irkildi ve yavaşça telefonu kaldırdı. Hattın diğer ucundaki kadın sesi heyecanlı ve telaşlıydı:
“Ayşe Hanım mı?”
“Evet, buyurun.”
“Rahatsız ettiğim için özür dilerim… ama oğlunuz hakkında aramam gerekiyor.”
“Mehmet’le mi ilgili? Anaokulunda bir şey mi oldu?”
“Hayır, hayır! Mehmet’ten değil, Mustafa’dan bahsediyorum.”
“Afedersiniz, ama benim tek oğlum var.”
“Mustafa Demir, 12 Temmuz 1998 doğumlu. Dosyasında sizin bilgileriniz yazılı.”
Ayşe Hanım’ın göğsüne bir yumruk inmiş gibi oldu. Duyduğu tarih, hiç kapanmayan bir yaraydı. Derin bir nefes aldı:
“Evet… o zaman bir oğlum olmuştu. Ama iki gün sonra vefat etti. Erken doğmuştu. Eğer şakaysa, çok acımasız bir şaka.”
“Hayır! O yaşıyor! Yetimhanede! Ben orada çalışan bir görevliyim ve… o, annesinin mutlaka onu bulacağına inanıyor. Lütfen görüşelim… daha fazla sessiz kalamadım.”
Telefonu tutan eli titriyordu. Ayşe Hanım sessizce kabul etti ve buluşma yerini Atatürk Anıtı önü olarak belirledi. Hâlâ bunun bir hata veya dolandırıcılık olduğuna kendini inandırmaya çalışıyordu. Ama kalbi gerçeği fısıldıyordu: bu doğruydu. Kendi gözleriyle görmeliydi.
Bir saat sonra, yorgun ama sevecen gözleri olan yaşlı bir kadının karşısındaydı. Kadın kendini tanıttı: Özgürlük Caddesi’ndeki yetimhanede çalışan Fatma Hanım.
“Ömrümü çocuklara adadım. Ama kendiminkiler olmadı. Mustafacık çok özel. İyi kalpli, zeki, nazik. Onun ailesini bulmaya çalışmadan edemedim. Dosyasında sizin imzanız var.”
“Ben hiç imza atmadım!”
“O halde bu işi sizin adınıza biri yapmış. Ailenizin kaderine karar veren biri…”
Kadın, Ayşe Hanım’ın korkunç şüphelerini doğrulayan bir fotoğraf uzattı. Fotoğraftaki çocuk, oğlu Mehmet’in tıpkısıydı, sadece gözlüklüydü. Aynı çene, aynı dudaklar, aynı bakışlar. Sadece tedirgin, yanıltılmış bir çocukluktan gelen bir ifade vardı.
Ayşe Hanım nefesi kesilmiş gibiydi:
“Gözleri nasıl?”
“Astigmat. Ciddi bir şey değil. Ama yüreği altın gibi. Her gün annesini bulacağını söylüyor.”
Ayşe Hanım fotoğrafı sıkıca tutuyordu. Artık şüphesi kalmamıştı. Bu onun oğluydu. Onun çocuğu. Onun kanı.
“Beni ondan mahrum edenlerin yaptığını bilemezsiniz. Ben acı çektim. Sütüm kesildi. Oysa o… o yaşıyordu!”
Vedalaşmadan, yetimhanenin yolunu tuttu. Demir parmaklıkların ardında, kum havuzunun yanında kitap okuyan bir çocuk gördü. Mustafa. O. Onun oğlu.
Bir görevli onu soyadıyla çağırdı: Demir. Bu yeterliydi. Ayşe Hanım direktörün odasına yöneldi.
“Soyadını duydum ve… belki akrabayız diye düşündüm. Çocuk bana çok tanıdık geldi.”
“Siz Demir misiniz? Tesadüf mü garip. O zaten başka bir aileye verilmek üzere…”
“Anlamıyorsunuz. Bu benim oğlum.”
Müdire – Emine Hanım – şüpheyle baktı ama dosyayı açtı. Dosyada Ayşe Hanım’ın imzası vardı. İmza sahteydi. Ayşe Hanım, kayınvalidesi Nebahat Hanım’ın el yazısını tanıdı. Bunu yapabilecek tek kişi oydu.
Titrek bir sesle, yedi yıl önce erken doğum yaptığını, çocuğun öldüğünü söylediklerini anlattı. Ama şimdi fotoğrafı görünce ve adını duyunca her şey yerli yerine oturmuştu.
Müdire ilk defa anlayışla baktı:
“Mustafa’yı başka bir aileye vermeyeceğim. İşlerinizi halledin, eşinizle gelin. Evrakları tamamlayalım.”
Eve dönerken Ayşe Hanım’ın içi kaynıyordu. Bunu yapmaya kim cesaret etmişti? Kocası Ahmet, o günlerde perişandı. Onunla birlikte acı çekmişti. Şüphe edilecek tek kişi vardı: annesi.
Ayşe Hanım, Mehmet’i anaokulundan alırken sakin görünmeye çalıştı. Ama eve gelip Nebahat Hanım’ı ocak başında görünce dayanamadı:
“Demek yedi yıldır kayıp olan şey ortaya çıkıyor. Şimdi her şey anlaşılacak.”
Akşam fotoğrafı kocasının önüne koydu:
“Bu Mustafa. Bizim oğlumuz.”
Ahmet kaşlarını çattı:
“Bu, gözlüklü Mehmet mi?”
“Hayır. Bu, senin için ağladığın çocuk.”
Kayınvalidesinin tepkisi gecikmedi: solgunlaştı ama her zamanki gibi kibirli bir tavırla odasına çekildi. Ayşe Hanım ise acıyla parçalanmış halde kocasına her şeyi anlattı.
Ertesi gün yetimhanedeydiler. Mustafa odaya girdiğinde her şey açığa çıktı. Çocuk hiç soru sormadı. Anlamıştı.
“Sonunda seni bulduk, oğlum,” dedi Ahmet.
“Biliyordum! Bekliyordum!” diye cevapladı Mustafa.
Ayşe Hanım onu sıkıca sarıldı, saçlarını okşadı, artık durduramadığı gözyaşlarını tutmaya çalıştı.
Eve giderken bir mağazaya uğradılar. Mustafa, artık eşyaları seçebileceğini anlamamıştı. Annesinin hangi montu istediğini soracağını, babasının onu kucaklayacağını bilmiyordu.
Evde onu küçük kardeşi – kıskanç ve somurtkan – karşıladı. Ayşe Hanım, bu havayı Nebahat Hanım’ın estirdiğinden şüpheleniyordu. Zaman kaybetmemişti.
“Bunların hepsi benim! Paylaşmayacağım!” diye mırıldandı Mehmet.
“Belki de o benim kardeşim bile değil! KimsesSonunda, iki kardeş birbirine baktı ve gülümsedi, yılların acısı o anda eriyip gitmişti.




