Yakova Köyü, uçsuz bucaksız buğday tarlaları ve sık söğüt ağaçları arasında gizlenmiş, sessizliğe gömülüydü. Akşam rüzgarı yapraklara fısıldıyor, cılız sokak lambaları dar yolları aydınlatıyordu. Elindeki çantasını sımsıkı tutan Ayşegül, doğum gününün kutlanacağı kafeye yaklaştığında, beklediği neşeli sesler yerine ihanetin soğuk fısıltısını duydu. Kalbi bir anda buz kesti.
“Bırak bu kutlamayı,” diyordu Cemal, en yakın arkadaşı Gülşah’ın kulağına eğilmiş. “Benim eve gidelim. Ayşegül zaten gece yarısına kadar gelmez.” Sesi kendinden emindi.
“Tabii canım,” diye alaycı bir gülüşle karşılık verdi Gülşah. “Ya dönerse? Pencereye mi çıkacağım?”
“Neden pencereye?” diyerek belini sardı Cemal. “Eğer ‘evet’ dersen, Ayşegül’ü kapı dışarı ederim. Onun hayatımda yeri yok.”
Ayşegül donup kaldı, sanki yıldırım çarpmış gibi. Gülşah’ı tanıyordu; hafif flörtlerden kaçınmazdı. Ama Cemal… Üç yıldır birlikteydiler. Üç yıldır parmağına yüzük takmasını bekliyordu. Kredisiyle aldığı yeni evinde yaşıyorlardı. Tadilat, faturalar, borçlar, hepsi onun omuzlarındaydı. Bunun geçici olduğunu sanmıştı. Nikahın bir formalite olduğunu düşünmüştü. Ama şimdi gözlerindeki perde kalkıyordu. Cemal için sadece kârlı bir yatırımdı. Bir aile asla olmayacaktı.
Altı ay önce annesi vefat etmişti. O gün, Cemal’in soğukkanlılığı onu şaşkına çevirmişti. Cenazeye gelmemiş, organizasyona yardım etmemiş, sadece umursamazca şunu söylemişti:
“Evde ne varsa satarsın. Biliyorsun, benim kredi, tadilat var. Belki akrabalarından borç alırsın. Evi sattıktan sonra hesapları kapatırsın.”
“Kapatırsın.” Bu kelime bıçak gibi kesmişti yüreğini. Ama o zaman Cemal’i savunmuştu: Yorulmuştu, ağzından kaçırmıştı. Onun karanlık, içine kapanık hâlini seviyordu. “İçindekileri saklayan erkek asla ihanet etmez,” diye övünürdü arkadaşlarına. Gülşah da onlarla birlikte gülüyordu, planlarını gizliyordu. Şimdi gerçek ortaya çıkmıştı ve Ayşegül, nefesi kesilmiş bir şekilde, geçen taksilere koşarak el salladı. Taksi durdu, içine atladı ve kapıyı çarptı.
“Çabuk, çabuk!” diye bağırdı şoföre, sanki peşinde kovalayanlar varmış gibi.
Taksi daha hareket etmeden, telefonu çalmaya başladı. Cemal arıyordu.
“Neredesin? Burada aptal gibi tek başıma duruyorum, herkes seni soruyor! Ne oldu?” Sesi sahtekârlıkla doluydu.
Ayşegül telefonu kapattı ve öfkeyle camdan dışarı fırlattı. Gözyaşları sel olup aktı, kaybettiği her şey için bir çocuk gibi hıçkırarak ağlıyordu. Taksi hızla ilerlerken, bir anda fark etti: Adres söylememişti.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu, sesi titriyordu.
“Eve,” diye sakin bir cevap verdi şoför.
Ayşegül etrafına baktı: Taksi, şehrin uzağında, karanlık bir köy yolunda ilerliyordu.
“Eve? Neresi?” Kalbi korkudan hızla çarpmaya başladı.
“Adres mi söyleyeyim?” Şoförün sesinde alaycı ve tehditkâr bir ton vardı.
“Durun! Hemen durun!” diye çığlık attı, panik onu sarıyordu.
“Tarlanın ortasında mı?” Şoför kahkaha attı. “Burada ne yapacaksın?”
“Polisi ararım!” diye bağırdı, ama aniden telefonu olmadığını hatırladı. Bu yabancıya her şeyi anlatmıştı: İhaneti, acısını. Kimsenin onu aramayacağını biliyordu. Ormana atacaktı ve her şey bitecekti.
Ayşegül kapıya uzanıp hareket hâlinde açmaya çalıştı, ama karanlıkta tutacağı bulamadı. Umutsuzluk onu boğuyordu. “Ne olacaksa olsun,” diye düşündü. “Beni öldürsün, artık acı çekmeyeceğim.” Sessizce, çaresizce gözyaşları dökülüyordu.
Taksi aniden durdu. Şoför sessizce kapıyı açtı.
“İn.”
“İnmiyorum!” Ayşegül bir anda yaşama arzusuyla yanıp tutuştu. Savaşmadan teslim olmayacaktı.
“Saçmalama, Ayşegül,” dedi şoför, sesi yumuşamıştı. “Geldik.”
Gözlerini kaldırdı ve donakaldı. Karşısında Emre duruyordu, liseden sınıf arkadaşı. Okuldan sonra büyük şehre gidip kariyer yapan Emre.
“Emre?” diye fısıldadı, inanamıyordu.
“Başka kimi bekliyordun?” diyerek tanıdık, sıcak gülümsemesiyle baktı.
“Sen taksici mi oldun?” diye şaşkınlıkla sordu.
Emre güldü:
“Hangi taksici? Sadece kendini arabaların önüne atmaya hazır gibi el salladığını gördüm.”
“Ben…” Ayşegül kekeledi, aptal gibi hissetti.
“Her şeyi biliyorum,” dedi Emre, omuzlarına dokundu. “Faydalı bir yolculuk oldu. Hiç bu kadar samimi olmamıştın.”
Ayşegül güldü, gözyaşları kurudu, içi hafiflemişti. Yakova’daki evinin önünde duruyordu ve dünya artık yıkılmıyor gibiydi.
“Senin için geri döndüm,” dedi Emre sessizce, parmaklarını sımsıkı tutarak. “İyi ki evlenmemişsin…”




