Eskiden, Elif daha altı yaşındayken, dünyası bir anda ikiye bölündü. O sıradan bir akşam, babası eşyalarını topladı ve evden çıktı. İşe değil, bir alışverişe değil, bir daha geri dönmemek üzere. O zamanlar o korkunç, büyüklere ait olan “boşanma” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Sadece o günden sonra bir daha gelmedi. Onu kucaklamadı, uyumadan önce başını öpmedi, “Yanındayım” demedi.
Belki de herkesin başına gelebilecek sıradan bir hikâyeydi. Ama küçük bir kız için bu, dünyanın sonuydu. Çünkü kendi kendine karar vermişti: bu onun suçuydu. Yediği her lokma, giydiği her kıyafet, okul masrafları… Annesi işini kaybetmişti, zavallı babası da dayanamamıştı… Onları taşıyamamıştı.
“Anne, eğer daha az yersem, babam geri gelir mi? Sadece okulda yiyebilirim…” diye fısıldadı mavi gözlerini annesine dikerek.
Kadın çocuğunu göğsüne bastırdı ve ağladı. Uzun uzun ağladı. Elif ise gittikçe daha az yemeye başladı. Ama babası bir türlü gelmedi.
Okulun ilk günü. Elif, beyaz gömleği, siyah eteği, ceketi ve vitrindeki bebeklerinki gibi iki kocaman fiyonguyla aynanın karşısında durdu. “Keşke babam beni şimdi görse. Kesin geri gelir. Bu kadar güzel bir kızını kim reddedebilir ki?” diye düşündü.
Annesi bir elinde öğretmen için çiçek, diğer elinde onun elini tutmuştu.
“Elif, neden durmadan etrafına bakıyorsun? Korkma, yanındayım,” dedi sessizce.
Ama Elif korkmuyordu. Arıyordu. Kalabalıkta babasını arıyordu. Gözleriyle, kalbiyle, nefesiyle… Çünkü inanıyordu: burada bir yerdeydi. Belki onu göremiyordu. Belki o da onu görmemişti. Ama o ön sıradaydı, mutlaka fark etmeliydi!
Tören bittiğinde ve sınıflarına götürüldüklerinde, Elif ağlamamak için kendini zor tuttu. Bu kadar çabalamıştı… Yoksa boşuna mıydı? Ya da belki görmüştü de sadece yanına gelmemişti?
“Anne, babam bizi evde mi bekliyor?” diye sordu yolda.
“Bilmiyorum kızım…” dedi annesi ağır bir sesle.
Ama Elif evin yolunu annesinden önce koşarak aldı. Orada olacağından emindi. Kapıyı açtı… ve bomboş bir ev gördü. İşte o zaman gerçekten ağladı.
Annesi saçlarını okşayarak belki de babasının işten çıkamadığını söyledi. Ama aslında çoktan biliyordu: gelmeyecekti. Kendisinin yalvardığı o gün bile gelmemişti:
“Mehmet, senden bir şey istemiyorum. Ama Elif seni bekliyor. İnanıyor. Gel, bir kez olsun konuş onunla.”
“Gelip ne yapayım?” diye savurmuştu babası. “Hediye, çiçek mi alayım? Param yok ki. Çocuğa yalan söylemeye gerek yok.”
“Paralarınla boğul!” diye mırıldanmıştı annesi kapıyı çarparak çıkarken.
Elif büyüdü. Sessiz, uslu, çalışkan. Hiç tantana etmeden, şikâyet etmeden, gereksiz sorular sormadan… Sadece iyi bir çocuk olmak için var gücüyle çabaladı. Hep takdirle geçti. Başarı için değil… Çünkü içinde bir yerlerde, “Şimdi öğrenir ne kadar iyi olduğumu, gelir. Gülümser. Başımı okşar. Gurur duyduğunu söyler,” diye umut ediyordu.
Ama gelmedi.
“Anne, doğum günüme onu çağıralım mı? Hediye istemiyorum. Sadece gelsin…”
Annesi cevap vermedi. Elif odasına kapandı ve ağladı. Çünkü biliyordu: gelmeyecekti.
Okulu birincilikle bitirdi. Mezuniyet gecesi, tüm ailenin gurur duyacağı bir an olmalıydı. Elbisesi dikilmiş, büyükannesi ve büyükbabası köyden gelmişti. Ama törenden iki saat önce babasının evinin önündeki banka oturdu. Davet etmek istemişti. Artık nasıl birisi olduğunu göstermek istemişti. Keşke bir kez olsun, “Affet beni kızım. Seninle gurur duyuyorum,” deseydi…
Babası apartmandan çıktı. Omzunda çantası, gözleri etrafa kayıyordu. Onu gördü… ve tanımadı.
“Baba!” diye shou”Baba!” diye haykırdı, ama adam sadece şaşkınlıkla ona baktı ve yürümeye devam etti.




