Bugün, *Kaderle Buluşma* adını verebileceğim bir gündü. Bursa’nın kuzeyindeki çam ormanlarıyla çevrili Çamlıköy’de, dondurucu bir sabaha uyandım. Yarın nişanlımın annesiyle tanışacaktım ve içimdeki heyecanla baş edemiyordum. Evli olan arkadaşlarım, iyi niyetle olsa da, korkumu daha da artırdı:
“Başını dik tut, sen değerlisin!” dedi biri.
“Kayınvaliden seni yönetmesine izin verme, karakterini göster!” diye ekledi diğeri.
“İyi kayınvalide diye bir şey yoktur, unutma bunu!”
“Asıl onlar seninle şanslı, sen onlarla değil!”
Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Sabah aynaya baktığımda, sanki bir cenazeden çıkmış gibi görünüyordum. Nişanlım Murat’la istasyonda buluştuk. Trenle geçen iki saat, sonsuzluk gibi geldi. İndikten sonra, küçük bir kasabadan geçip karlı ormanın içinden yürüdük. Havada çam kokusu ve yılbaşı heyecanı vardı. Ayaklarımın altındaki kar hışırdıyor, çamlar başımın üstünde fısıldaşıyordu. Üşümeye başlamıştım ki uzaktan Çamlıköy’ün çatıları göründü.
Bahçe kapısında, eski bir yelek ve solmuş bir yemeni giymiş ufak tefek bir kadın bizi karşıladı. Seslenmeseydi, fark etmeden geçip gidecektim.
“Sevgili Ayşecik, ben Emine Hanım, Murat’ın annesi. Hoş geldin!” diyerek yıpranmış eldivenini çıkardı ve elimi sımsıkı tuttu. Bakışları öyle keskindi ki, sanki içimi görüyordu. Karların arasından geçerek eski bir ahşap eve girdik. Duvarlar kararmıştı, ama içerisi sıcaktı; soba kıpkırmızı yanıyordu.
Kendimi geçmişe dönmüş gibi hissettim. Bursa’ya seksen kilometre uzakta, ama evde ne su ne de normal bir tuvalet vardı. Radyo bile her evde yoktu. Loş ışıkta evin içi karanlık görünüyordu.
“Anne, ışığı açalım mı?” diye sordu Murat.
Emine Hanım kaşlarını çattı:
“Zengin miyiz biz? Işıkta oturacak kadar paramız yok.” Ama bana bakınca yumuşadı. “Tamam oğlum, açayım, unutmuşum.”
Masadaki lambayı yakınca, mutfağın loş hali biraz aydınlandı.
“Açsınızdır herhalde! Sıcak çorba yaptım, buyurun!” diyerek telaşla tabaklara doldurdu.
Yemek yerken göz göze geldik. Emine Hanım tatlı sözler söylüyordu ama bakışları adeta ruhumu deşiyordu. Kendimi bir nişangâhın altında gibi hissediyordum. Gözlerimiz buluşunca, hemen işe koyuluyordu: ya ekmek kesiyor, ya sobaya odun atıyordu.
“Çay koyayım!” diye mırıldandı. “Normal çay değil, kuşburnulu. Yanına da çilek reçeli, hastalığı kovar, yüreği ısıtır. Buyurun, misafirlerim!”
Kendimi Osmanlı döneminde bir masalda gibi hissediyordum. Sanki yönetmen içeri girip “Kes! Çekim bitti!” diye bağıracaktı. Sıcaklık, lezzetli yemek ve tatlı çay beni gevşetti. Yastığa başımı koyup uyumak istedim, ama Emine Hanım’ın başka planları vardı.
“Çocuklar, bakkala gidip biraz hamur alın. Akşama akrabalar gelecek: Murat’ın kız kardeşleri, Zeynep ve Fatma, bir de Bursa’dan gelin adayıyla birlikte Elif. Ben de lahana sote yapayım, patates püresi hazırlayayım.”
Üstümüzü giyerken, yatağın altından kocaman bir lahana çıkardı ve doğrarken mırıldandı:
“Lahana kesildi, sapı kaldı!”
Köyde yürürken herkes Murat’a selam verdi. Erkekler şapkalarını çıkarıp bize baktı. Bakkal, ormanın ardındaki kasabadaydı. Güneş altında kar pırıl pırıldı, ama akşam olunca hava karardı. Kış günleri kısaydı. Döndüğümüzde, Emine Hanım:
“Ayşe, sen hamur işine başla. Ben bahçeye çıkayım, fareler ağaç kabuğunu yemesin diye karı temizleyeyim. Murat’ı da alayım, kürekle çalışsın.”
Ben koca bir hamur yığınıyla baş başa kaldım. Bu kadar hamur almasaydım keşke! “Başlayan bitirir” diyordu kayınvalidem. “Başlangıç zordur, sonu tatlı olur.” Poğaçaları şekilsiz çıkıyordu: biri yuvarlak, biri uzun, biri içi dolu, biri boş. Uğraşa uğraşa bitirdim. Sonra Murat itiraf etti: Annesi, “Oğluma layık mı?” diye test ediyormuş beni.
Akşam olunca ev tıklım tıklım doldu. Hepsi sarışın, mavi gözlü ve gülümseyen yüzlerle bana bakıyordu. Utancımdan Murat’ın arkasına saklandım. Masayı ortaya çektiler, beni de çocuklarla birlikte yatağa oturttular. Yatak gıYatağın gıcırtısı ve çocukların zıplamasıyla başım dönüyordu, ama bu kalabalığın ortasında, yabancı olsam da, birden sıcak bir aileye ait olduğumu hissettim.




