Küçük bir köy olan Gölbaşı, asırlık çam ve meşe ağaçlarının gölgesinde yavaş yavaş unutuluyordu. Bir zamanlar canlı bir yerken şimdi yalnızca birkaç yaşlının kaldığı sessiz bir köye dönüşmüştü. Eskiden Gölbaşı’nın usta elleri, at arabaları ve koşum takımlarıyla ünlüydü. Ama zaman değişti, makineleşme gelince atların önemi kalmadı, köy de zamanla ıssızlaştı. Etrafını saran orman, kışın aç kurtlarla dolardı. Köylüler de geceleri köpeklerini salarak tehlikeye karşı tedbir alırlardı.
1950’lerde dericilik, köyün geçim kaynağıyken birden bitti. Gölbaşı, büyük bir devlet çiftliğinin parçası oldu. Eski ustalar artı sığır güdüyor, inek sağıyordu. İsmail Yılmaz ise ömrünü domuz çobanlığıyla geçirmişti. Küçüklüğünden beri domuzlara bakıyor, büyüdüğünde de damızlık sürüsünün başında duruyordu. Ama doksanlarda çiftlik yağmalandı, hayvanlar satıldı, İsmail gibi yaşlılar da emekliye ayrıldı. Gençler şehre gitti, köy iyice boşaldı. Oğlu da inekleri satıp ailesiyle taşındı, geride hastalıklı eşi Ayşe’yi ve büyük, sessiz bir evi bıraktı. Hayat, mutfak, eski bir televizyon ve bitmeyen bir sessizlikten ibaretti.
Ta ki bir bahar günü, İsmail’in eski dostu Mehmet Kaya çıkagelene kadar. Elinde minik, tüylü bir yumak vardı: “Yetmişinci yaşın kutlu olsun İsmail! Bu bir Kangal yavrusu, safkan, mükemmel bir soy. Senin için canını verir,” dedi Mehmet, boynunda madalyalarla poz veren dev bir köpeğin fotoğrafını göstererek. “Büyüt, bütün bölge onunla gurur duyacak!” İsmail yavruyu aldı, küçük dostu hemen göğsüne sokuldu. Eski bir kutuya yatak yaptı ama köpek sızlanıp duruyordu. Ayşe homurdandı: “Bir de köpekle mi uğraşacağız şimdi?” İsmail eski bir biberon buldu, süt doldurdu ve yavruyu bebek gibi salladı. “Annesini özlüyor,” diyerek karısının söylenmesini geçiştirdi.
Yavru hızla büyüdü. Adını “Kurt” koydular, gururlu tavrı yüzünden. Yabancılardan kaçan, sadece İsmail’i tanıyan bir köpek oldu. Bir yıl sonra minik tüy yumağı, dev bir bekçiye dönüşmüştü. Tavukları, ördekleri koruyor, geceleri İsmail’in yatağına sokulup ayaklarını ısıtıyordu.
Ama köye bela geldi. Terk edilmiş evler birer birer yanmaya başladı. Yaşlı kadınlar telaşlandı, İsmail’den köyü gece bekçiliği yapmasını istediler. Böylece yaşlı adam ve Kurt, sokakları gezdiler, yangınlar da durdu. Derken köye yabancılar doldu: İstanbullular, boş evleri ve eski mera arazilerini satın alıyorlardı. Kış gelmeden o meralar, beton duvarlarla çevrili lüks villalara dönüştü. Yeni sahipler, İsmail’i koruma görevine aldılar.
“Kimisi köyden şehre kaçar, kimisi şehirden köye…” diye düşündü İsmail, Kurt’la birlikte villaları dolaşırken. “Biz ihtiyarlar ise kimsenin umrunda değiliz.” Zaman geçtikçe Ayşe’nin sağlığı da bozuldu. Doktorlar diyet ve insülin verdi ama İsmail, karısının gizli gizli şeker yediğini fark etti. Sanki sonunu hızlandırmak istiyordu. Aralıkta sessizce göçüp gitti. Cenazede yaşlı kadınlar, köydeki caminin yıkıldığını, Ayşe’nin duasız kaldığını söyleyip durdular.
İsmail, eşinin mezarı başında bir mescit yapmaya ant içti. Para biriktirdi, altı ay sonra komşu köye gidip eski bir mescidi inceledi. Dönüşte bir yer seçip temel kazdı, yapıya başladı. Sonbaharda ahşap mescidin üstüne bir alem dikildi. Yaşlı kadınlar eski Kur’an sayfaları, hat yazıları getirdiler. Aralarında zor günlerde saklanmış bir eser de vardı. Mescit, köylüler ve yazlıkçılar için bir ibadet yeri oldu.
Kışın, Kandil arifesinde İsmail’in içine bir huzursuzluk çöktü. Mescidi sık sık kontrol eder oldu. Bir gece uyuklarken aniden uyandı, içinde bir korku. Tüfeğini kapıp Kurt’la birlikte koştu. Köpek önden fırladı, bir dakika sonra silah sesleri duyuldu. İsmail, kara saplanarak mescide ulaştığında Kurt’u yerde gördü. Kandan bir göl oluşmuştu etrafında. Yaşlı adam diz çöktü, köpeğinin başını tutarak ağladı. “Kurt, benim sadık dostum… Neden?” diye inledi.
Köylüler ve yazlıkçılar koşuştu. “Köpeğe mi ağlıyor, Ayşe için böyle yırtınmadı,” diye fısıldayanlar oldu. Bir çığlık yükseldi: “Hüsn-ü hat çalınmış!” Herkes mescide koştu ama İsmail yerinden kıpırdamadı. Kurt’u okşayarak “Ne çok şey yaşadık beraber… O çocuğu gölden çıkardığını hatırlıyor musun? Ben hastayken başımda beklediğini?” dedi. Kurt zayıf bir şekilde elini yalayınca İsmail, onun hâlâ nefes aldığını fark etti. Gömleğini yırtıp yaraya bastırdı, “Kızağı getirin!” diye bağırdı.
Eve götürüp iğne yaptı, yaraya sarımsak koydu ve başında bekledi. “Uyu Kurt, daha koşacağız,” diye mırıldandı. Bir keresinde villayı korurken gençlerle iddiaya girmiş, köpeğin insan dilini anladığını söylemişti. Biri alay ederek, “Şimdi bıçağı alıp şu ihtiyarı keseceğim,” demişti. Kurt anında delikanlıyı devirip üstüne çökmüştü. İsmail gülerek, “Görün bakalım, kim kime”Bir yıl sonra, yazlıkçıların birinin bahçesinde tehlikeyi sezen Kurt, çitleri aşıp birini yere yapıştırdığında, İsmail onun geçen sene kurdun canına kıyan ve hüsn-ü hatı çalan hırsız olduğunu anladı, ‘Demek ki adalet geç de olsa yerini bulur,’ diyerek gülümsedi.”




