Ankara’nın kırsalında, uçsuz bucaksız buğday tarlaları ve kavak ağaçları arasında saklı küçük bir köy olan Çamköy, sessizliğe gömülmüştü. Akşam rüzgarı yaprakların arasında hışırdıyor, cılız sokak lambaları dar yolları aydınlatıyordu. Elinde çantasını sıkıca tutan Ayşe, doğum gününü kutlayacağı kafeye yaklaşırken, beklediği neşeli sesler yerine yüreğini burkan bir ihanet fısıltısı duydu.
“Boşver şu doğum gününü,” diyordu Mehmet, en yakın arkadaşı Elif’in kulağına eğilmişti. “Benim eve gel. Ayşe zaten geç saatlere kadar dönmez.” Sesi kendinden emindi.
“Hadi canım,” diye alaycı bir tavırla cevap verdi Elif. “Peki ya dönerse? Ben ne yapayım, pencereden mi atlayayım?”
“Pencereden ne diye?” Mehmet belini kavradı, sesi iğrenç bir kibirle doluydu. “Eğer ‘evet’ dersen, Ayşe’yi kapının önüne koyarım. Onun benim hayatımda yeri yok.”
Ayşe, yıldırım çarpmış gibi donakaldı. Elif’i tanıyordu – kısa süreli ilişkilerden çekinmezdi. Ama Mehmet… Üç yıldır birlikteydiler. Üç yıl boyunca parmağına yüzük takmasını beklemişti. Krediyle aldığı yeni evinde yaşıyorlardı. Tadilat, faturalar, borçlar… Hepsi onun omuzlarındaydı. Ayşe bunun geçici olduğunu düşünmüş, evliliğin sadece bir formalite olduğuna inanmıştı. Şimdi gözlerindeki perde kalkmıştı. Onun için sadece kullanışlı bir sevgili, finansal zorlukları aşmak için bir köprüydü. Bir aile kurmayacaklardı. Asla.
Altı ay önce annesi vefat etmişti. O zaman Mehmet’in soğukkanlılığı onu şaşırtmıştı. Cenazeye gelmemiş, hiçbir şeyle ilgilenmemiş, sadece şu umursamaz cümleyi kurmuştu:
“Evde ne varsa satarsın. Benim kredim var, tadilat var. Belki akrabalarından borç alırsın. Sonra ödersin.”
“Ödersin” kelimesi bıçak gibi kesmişti. Ama Ayşe o zaman onu mazur görmüştü: Yorulmuştu, ağzından kaçırmıştı. Onun sert, içine kapanık hâlini seviyordu. “Duygularını belli etmeyen erkek asla ihanet etmez,” diye övünürdü arkadaşlarına. Elif de onlarla birlikte güler, kendi planlarını saklardı. Şimdi gerçek su yüzüne çıkmıştı ve Ayşe, acıdan nefesi kesilerek, geçen taksilere çılgınca el sallamaya başladı. Bir araba durdu, içeri atladı ve kapıyı çarptı.
“Çabuk, çabuk!” diye bağırdı şoföre, sanki peşinden biri geliyordu.
Araba hareket etmeden telefonu Mehmet’ten bir çağrıyla yandı.
“Neredesin? Burada tek başıma aptal gibi duruyorum, herkes seni soruyor! Ne oldu?” Sesindeki sahtekarlık barizdi.
Ayşe telefonu kapattı ve öfkeyle cama fırlattı. Gözyaşları sel gibi akmaya başladı, çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Araba hızla ilerlerken birden fark etti ki adres bile söylememişti.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu, sesi titriyordu.
“Evine,” diye sakin bir cevap verdi şoför.
Ayşe etrafına baktı: Araba karanlık bir köy yolunda, şehirden uzakta ilerliyordu.
“Evime mi? Nereye?” Kalbi korkudan hızla çarpmaya başladı.
“Adres mi versem?” Şoförün sesinde alaycı ve tehditkâr bir ton vardı.
“Dur! Hemen dur!” diye çığlık attı Ayşe, panik onu boğuyordu.
“Tarlanın ortasında mı?” diye kahkaha attı şoför. “Burada ne yapacaksın?”
“Polisi arayacağım!” diye haykırdı, ama telefonu olmadığını hatırladı. Bu yabancıya her şeyi anlatmıştı: İhaneti, acısını. Onu arayacak kimsesi olmadığını biliyordu. Ormana atıp gidecekti ve her şey bitecekti.
Ayşe kapıya uzandı, hareket halindeyken açmaya çalıştı, ama karanlıkta koltuğu tutmaktan başka bir şey yapamadı. Umutsuzluk onu boğuyordu. “Ne olacaksa olsun,” diye düşündü. “Öldürürse, artık acı çekmeyeceğim.” Gözyaşları sessizce, çaresizce akıyordu.
Araba aniden durdu. Şoför sessizce kapıyı açtı.
“İn.”
“İnmeyeceğim!” Ayşe birden yaşama arzusuyla doldu. Savaşmadan teslim olmayacaktı.
“Saçmalama, Ayşe,” diyen ses artık daha yumuşaktı. “Geldik.”
Gözlerini kaldırdı ve şaşkınlıkla donakaldı. Karşısında liseden sınıf arkadaşı Murat duruyordu. O Murat ki okuldan sonra büyük şehre gitmiş, kariyer yapmıştı.
“Murat?” diye fısıldadı, inanamıyordu.
“Başka kim olsun?” dedi, tanıdık, sıcak gülümsemesiyle.
“Sen taksici misin?” diye güvensizce sordu Ayşe.
Murat güldü:
“Ne taksicisi? Sadece el salladığını gördüm, sanki kendini arabaların önüne atacakmışsın gibi.”
“Ben…” Ayşe utandı, kendini aptal gibi hissediyordu.
“Hepsini biliyorum,” dedi Murat, omuzlarına dokunarak. “Faydalı bir yolculuk oldu. Hiç bu kadar dürüst olmamıştın.”
Ayşe güldü, gözyaşları kuruyordu, içi hafiflemişti. Çamköy’de evinin önünde duruyordu ve dünya artık yıkılmıyor gibiydi.
“Senin için geri döndüm,” dedi Murat sessizce, onun parmaklarını kendi avucunda tutarak. “Ne iyi ki evlenmemişsin…”




