Eski bir apartmanın İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, bayram hazırlıklarıyla maskelenmiş bir felaket kokusu vardı. Merdiven boşluğundan bile Zehra, keskin bir duman kokusu ve merdivenlerden süzülen sabunlu suları fark etmişti, sanki biri tüm apartmanı su basmış gibi. Kapıyı açtığında, iş yerindeki kutlamadan getirdiği buketi konsola bıraktı, yıpranmış ayakkabılarını çıkarıp terliklerini giydi. Keşke lastik çizme getirseymiş diye düşündü, çünkü yerler sanki tufan sonrası gibiydi. Derinlerden, tiz bir kedi çığlığı, tıslama ve yanık kokusu geliyordu.
— Mehmet, bu ne rezalet?! — diye bağırdı Zehra, kötü bir hisle kalbi sıkışarak.
Mehmet bir anda belirdi — üstünde sadece boxer, yüzü ise kurum ve tırnak izleriyle kaplıydı, gözünün altında mor bir bere vardı. Başında, savaştan çıkmış bir sultanın sarığı gibi bağlanmış bir havlu duruyordu.
— Zehracığım, evde misin? — kekeledi, suçlu bir ifadeyle. — Ben şirket partisi olacağını düşünmüştüm, sen patron olduğuna göre geç saatlere kadar…
Zehra yorgun bir şekilde sandalyeye çöktü, kollarını bağladı.
— Anlat bakalım, felaket tellalı. Bu sefer ne yaptın?
— Güneşim, merak etme — dedi Mehmet ama sesi titriyordu.
— Merak ettiğim zamanlar doksanlarda mafya borç peşindeydi — diye kesip attı Zehra. — Kriz patladığında iş batıyor diye endişelenmiştim. Ondan sonra hiçbir şeyi takmaz oldum. Hadi, şu evin halini anlat!
Mehmet idam sehpasına çıkmış gibi derin bir nefes aldı.
— Sana sürpriz yapmak istedim. Farklı bir bayram hediyesi olsun diye. Temizlik yapayım, çamaşırları yıkayayım, akşam yemeği hazırlayayım dedim. İzin aldım, pazara gittim, kuzu eti aldım. Sonra her şey ters gitmeye başladı.
— Kuzu eti mi? — diye sordu Zehra, yeni bir felaketin ayak seslerini duyar gibi oldu.
— Hayır, çamaşır makinesi — itiraf etti. — Çamaşırları attım, eti fırına koydum, temizliğe başladım. Sonra kedi…
— O yaşıyor mu? — Zehra ayağa fırladı, gözlerinde panik.
— Yaşıyor, yaşıyor! — diye telaşlandı Mehmet. — Ama sırılsıklam. Yemin ederim, ben makineyi çalıştırdığımda orada yoktu! Sonra bir anda… içine giriverdi.
— Nasıl?! — Zehra yumruklarını sıktı. — Kapalı bir çamaşır makinesine nasıl girdi bu kedi?!
— Bilmiyorum — Mehmet ellerini iki yana açtı. — Süzülmüş olmalı.
Zehra gözlerini kapadı, kocasını boğma arzusuna karşı savaştı.
— Devam et, Dedektif Bey. Ve kediyi göster. İyi olduğuna emin olmak istiyorum.
— Şey, Zehra, o şu an… — Mehmet duraksadı. — Yanına gitmek lazım.
— Patileri yerinde mi? — Zehra’nın sesi buz gibi kesildi.
Mehmet yüzündeki tırmıkları ovuşturdu.
— Hem de nasıl! Sadece geçici olarak… hareketsiz durumda. Güvenlik için.
— Tamam, devam et — diye iç çekti Zehra, en kötüsüne hazırlanarak.
— Neyse, kedi… yani yıkanırken bir yandan da yanık kokusu geldi. Mutfağa koştum, fırını açtım — içi alev alev! Parmaklarım yandı, kuzu eti cayır cayır yanıyor. Üzerine yağ döktüm, o da bir patladı ki! Saçlarım alev aldı, duman tütüyor, ben de söndürmeye çalışıyorum. Sonra kedi çığlık attı. Baktım, makinenin camından gözleri parlıyor. Anladım ki orada rahat değil. Makineyi kapattım ama açılmıyor. Kedi çığlık atıyor, ocak yanıyor, yüzüm acıyor, saçlarım duman oluyor. Bir levye aldım, makineyi kırdım ama su akıyor. Kedi kaçtı ama ben yangını söndürürken o evin içinde dört dönüyor, çığlık atıyor, vazoları devirdi, duvarları tırmaladı, perdeleri indirdi, akşam yemeği için sakladığım şarabı döktü. Alt komşular radyatörü tıklatıp duruyor, ya kediyi ya beni hadım edeceklerini söylüyorlar. Ama her şey kontrol altında, merak etme!
Zehra gözlerindeki yaşları sildi — gülmekten mi yoksa dehşetten mi bilinmez — ve evin içine ilerledi. Harabe muazzamdı: kırık vazolar, su birikintileri, tırnak izleriyle dolu duvarlar, yanık kokusu. Radyatöre dört patisi bağlanmış, eski bir eşarpla ağzı kapatılmış Padişah adlı kedi asılı duruyordu. Hayattaydı ama şoktaydı. Zehra kocasına baktı, gözleri iyice daraldı.
— Anlat — diye buyurdu.
— Anlıyor musun, sakin durmuyordu — diye gevelemeye başladı Mehmet. — Islak olduğu için sen gelmeden kurumayacağından korktum. Sıkıp çıkarmama izin vermedi, mecbur bağladım. Ağzını kapattım, çünkü sürekli bağırıyordu — komşular şimdiden polisi ve hoca çağırmakla tehdit etti.
Zehra kediyi çözdü, Mehmet’in başındaki havluyla kuruladı, ağzını açtı. Padişah tısladı ama hemen sahibine sarıldı.
— Seni alçak, Mehmet — diye fısıldadı. — Boğulabilirdi. Ama çamaşır makinesinden sonra artık ona da bana da hiçbir şey korkutmaz.
Kediyi kucağına alıp koltuğa oturdu ve kocasına baktı.
— Ee?
— Ne yani? — Mehmet boynunu büktü. — Hemen mi kendimi asayım, yoksa bekleyeyim mi?
— Tebrik et, ahmak — diye iç çekti Zehra. — Kadınlar Günü bugün.
Mehmet’in yüzü aydınlandı, odaya koştu ve arkasında bir şey saklayarak geri döndü. Diz çöktü, ciddi bir tav— Zehracığım, canımın içi, otuz yıldır birlikteyiz, sen hâlâ aynı güzellikte, güçte ve sabırdasın, iyi ki varsın, diyerek elindeki buruşuk ama hâlâ canlı görünen kırmızı karanfilleri uzattı.




