Var Olmayan Aile

Eski bir sabah, küçük bir İzmir kasabasındaki sessizlik, annesinin telefonuyla bölündü. Gözlerini ovuşturarak telefonu açan Elif, annesinin titrek sesiyle karşılaştı.

“Ama Sibel doktor!” diye ısrar ediyordu anne, sesi titriyordu.

“Ne olmuş yani?” diye soğuk bir cevap verdi Elif Hanım.

“Doktorluk sadece bir meslek değil, bir kutsal görev!” diye atıldı annesi, sanki büyük bir hakikati keşfetmiş gibi.

“Görev olsun,” diye direndi Elif. “Ama Sibel’i yirmi beş yıl boyunca tanımak bile istemediniz, şimdi ne alâka?”

“Doktorsa, yardım etmek zorunda!” diye diretmedi kadın.

“Borcu olanın yüzü ak olur,” diye geçirdi içinden Elif, ama gülecek hali yoktu. Akrabalarla şaka olmazdı, hele ki akraba dediğin yoksa. Elif ile kızı Sibel, uzun yıllar kimsenin umurunda olmamışlardı. Ta ki Sibel, bir zamanlar “dışarıdan gelme” diye küçümsenen kız, İstanbul’daki tıp fakültesini bitirene kadar…

Sonra birden akrabalar türedi, sanki toprağın altından çıkmış gibi. Alacakaranlıkta beliren gölgeler misali, Elif’in ve kızının varlığını hatırlamışlardı.

“Ne güzel, artık ailede bir doktorumuz var!” diye seviniyordu hala Emine, bir zamanlar hamile yeğenini görmezden geldiğini unutmuş gibi.

“Böbreklerini kontrol ettirmeliyim, ağrıyor,” diye ekliyordu enişte Murat, oysa yıllar önce kız kardeşine, “Kendi suçun, baş belâsını kendin aradın!” diyerek kapıyı kapatmıştı.

Hatta annesi bile, bir zamanlar Elif’e sırtını dönmüş olan kadın, şimdi yapay bir şefkatle arıyordu.

Yirmi üç yıl önce, Elif yapayalnız kalmıştı. Sevgilisi Can, hamile olduğunu öğrenir öğrenmez onu terk etmişti. Dizilerde erkekler iki çizgiyi görünce sevinçten havaya uçardı, ama gerçek hayat öyle değildi. Elif, onu bir kafede tanımıştı, İstanbul’a geldiğinde yöneticilik diploması ve büyük hayalleriyle iş arayan bir garson olarak çalışıyordu. Memleketi olan Konya’nın küçük bir kasabasında bilgisine ihtiyaç yoktu; orada sütçü kızlar aranıyordu. Kasabanın hayvan sağlıkçısı, adı Yılmaz olan biri ona göz koymuştu, ama Elif daha büyük şeyler hayal ediyordu. İstanbul’a, dayısı Mehmet’in yanına gitmişti umutla.

“Garajdan çıktım geliyorum!” demişti heyecanla, elinde bir kavanoz vişne reçeli ve bir şişe süt uzatarak.

Dayı hediyeleri almış, ama onu terslemişti:

“Burası köy değil, yer yok! Kendi çocuklarımıza bile yetmiyor. Git bir pansiyona yerleş, ucuz olur.”

Şaşkına dönen Elif, çaresizce geri çekilmişti. Bir fincan çay bile ikram etmemişlerdi. Umutsuzca girdiği ilk kafede “Bulaşıkçı aranıyor” yazısını görmüştü. Patron, perişan halini fark edip yarı maaşla depoda kalmasını teklif etti. Elif kabul etti. Utanç vericiydi, ama başka çaresi yoktu. Depoda yatıp kalkıyor, bulaşık yıkıyor, para biriktiriyordu.

Sonra Can’ın kalbini çalmıştı. Kuryeydi, sık sık kafede yemek yerdi. Yakışıklı, güçlü kollu bir adamdı, güven veriyordu. Sıradan yüzüne rağmen ışıldayan gözleriyle Elif, ilk defa arzulanmış hissediyordu. Birlikte yaşamayı teklif ettiğinde, annesinin öğütlerini unutup kabul etmişti. Aşk onu kör etmişti. Beş aylık mutluluk, sonra hayaller… Can’a hediyeler almak için biriktirdiği paraları harcadı. Sonra hamile olduğunu öğrendi.

Can bağırmış, başına iş açtığını söyleyip onu kapı dışarı etmişti. Gözyaşları içinde annesini aradı:

“Anne, hamileyim. Yardım et lütfen.”

“Hoppala mı?” diye soğukça sordu annesi. “Bizim ailede böyle şeyler olmaz. Kendi düşen ağlasın.”

Dayısı Mehmet de reddetmişti:

“Sen deli misin kızım? Bizim çocuklara bakacak gücümüz yok!”

Akrabalar sırtını dönünce, Elif büyüyen karnıyla tek başına kaldı. Kafeye geri dönemedi, depodaki yerine başkası yerleşmişti. Ama patron, iyi yürekli kadın, kendi nenesi olan 86 yaşındaki dinç kadının yanında kalmasını teklif etti.

“Ona bakarsın, ücret almam, sadece aidatını ödersin,” demişti.

Elif minnetle ağladı. Yeni bir hayat başlamıştı. Nene, küçük Sibel’le ilgileniyor, Elif bitkin düştüğünde yemek yapıyordu. Zordu. İki kez akrabalardan para istedi—Sibel’in alerjik bronşiti vardı, ilaç gerekliydi. Kimse yardım etmedi. Yine sadece o kafe sahibesi destek oldu.

Yıllar geçti. Nene vefat etti, Elif kafeye döndü, sonra kurslara gidip bir firZamanla rüzgâr gibi geçip giden o sahte sevgileri unuttular, ama birbirlerine olan bağları hiç solmadı.

Rate article
Lifequest
Var Olmayan Aile