Hiçbir zaman kaynanamla yaşamadım — ve kendim de gelinleri evimde tolere etmeye niyetli değilim.
Ellialtı yaşındayım ve bulunduğum durumdan mutluyum. Eşimden ayrıldıktan sonra anladım: huzurum benim için en değerli şey. Bir süredir bir erkekle yaşıyoruz, birlikte iyi anlaşıyoruz ama resmi nikah yapmadık — miras işlerine ve evraklara karışmak istemiyoruz. Onun şehir dışındaki evinde kalıyorum, benim şehirdeki dairem ise hala bana ait. Eşyalarımla dolu, sıcacık, sevdiğim koltukla, yemek tarifi defterimle ve sabahları kahve kokusuyla dolu bir yer. Bazen iş için şehre gitmem gerektiğinde oraya dönüyorum. Ama zamanımın çoğunu doğada, temiz havada ve sessizlik içinde geçiriyorum.
Bir oğlum var — Serhat, 23 yaşında. Şehirdeki dairemde yaşıyor. Kiradan para almıyorum, faturaları ben ödüyorum — ayakları üzerinde durana kadar ona yük olmak istemiyorum. Çalışıyor, elinden geleni yaptığını söylüyor. Ama anlaşılıyor ki benim beklentilerim bir yana, onun davranışları bambaşka.
Bu yıl bahar aylarında neredeyse hiç şehre gitmedim. Uzaktan çalıştım, müşterilerle online görüştüm. Güzel geçti. Sonra bir anda ofise çağrıldım — bazı belgeleri imzalamam lazımdı. Oğluma geleceğimi söylemedim — gece kalıp sabah işlerimi halledip köye geri dönerim diye düşündüm.
Ama dairemin kapısını açtığımda karşımda… tanımadığım biri duruyordu. Bornozumun içinde, saçlarında havlu, daha yeni duştan çıkmış bir kız. Şaşkınlıkla birbirimize baktık.
“Sen kimsin ve benim evimde ne yapıyorsun?” diye sordum, bağırmamaya çalışarak.
Bocaladı, Serhat’tan, onun “izin verdiğinden” bahsetti. Anladım ki oğlum, ben “nasıl olsa köydeyim” diye kız arkadaşını daireme yerleştirmiş. Sormaya bile gerek görmemiş. Annem yoksa, burası benim küçük aile cennetim olabilir diye düşünmüş.
Oysa her yerde benim eşyalarım duruyor. Kıyafetlerim, evraklarım, kitaplarım, makyaj malzemelerim. Ve hiçbiri rahatsız olmamış. Kız, evin sahibi gibi davranıyordu: saç kurutma makinesini çalıştırıyor, tencereleri gürültüyle kullanıyor, buzdolabından bir şeyler alıyor, bana bir çay bile teklif etmeden. Koridorda durmuş, kendi hayatımdan silinmişim gibi hissederek onu izliyordum.
Mutfağa geçip Serhat’ı beklemeye başladım.
Geldiğinde kavga çıkarmadım. Sadece dedim ki:
“Oğlum, sana nutuk çekmeyeceğim. Ama bil ki, evimde hiçbir gelini kabul etmem. Aile kurmak mı istiyorsun? Sevindim. Ama bunu kendi alanında yap. Eşyalarını topla ve taşın. Nerede yaşayacağınız artık beni ilgilendirmez.”
İtiraz etmeye çalıştı:
“Ama anne, sen zaten burada yaşamıyorsun! Bu daire bizim olacak, benim ve Sibel’in demiştin!”
“Ben öldükten sonra olacak,” dedim. “Ama yaşadığım sürece burası benim evim. İstediğim zaman içeri girebilmek, yabancılara çarpmamak istiyorum. Hele bir de başkasının ilişkisine ayak uydurmak zorunda değilim.”
Serhat gitti. Kızla birlikte. Kiralık bir ev buldular. Küstü. Aramıyor. Kız, şimdi “ağır karakterli” olduğumu ve “onların aile huzurunu bozduğumu” söylüyormuş. Bense gülüyorum. Ben hiçbir zaman kaynanamla yaşamadım ve evimde başka bir kadının hüküm sürmesine izin vermeyeceğim.
Evet, oğlumu seviyorum. Ama sevgi, sınırsız sabır demek değildir. Benim evim, benim kale**Serhat bir gün anlayacak, büyümek sadece sevmek değil, aynı zamanda sınırları da bilmektir.**




