Eşsin, Yabancı Değil: Yıldönümümüzden Bir Hafta Önce Gelen Beklenmedik Sözler

Haziran sabahı sakin başlamıştı. Geniş mutfakta, Aslı yavaş yavaş kahvesini hazırlıyor, İstanbul’daki evlerinin her köşesini dolduran mis gibi kokusunun tadını çıkarıyordu. Bu sessiz anları seviyordu—dünyanın ona verebileceğinden daha fazlasını talep etmeye başlamadan önceki o kısa süreleri.

Erkek, kocası Emre, her zamanki gibi toplu giyinmiş, iş yorgunluğuyla kapıda belirdi. Kısa bir “Günaydın” dedi, fincanı çekti ve haberi vermeden önce bir yudum aldı:

“Annem sordu, yarın onu hastaneye götürebilir misin? Sabah doktor randevusu var.”

Aslı donakaldı. Yarın, iki haftadır üzerinde çalıştığı projenin sunumu vardı. Kaçırmak, terfi şansını kaybetmek demekti.

“Emre, biliyorsun ki bu mümkün değil—”

“Ama bu annem,” diye sözünü kesti, sesinde açık bir sitem vardı. “Sen karısın, yabancı biri değil. Aile birbirine yardım eder.”

Önce kayınvalidesinin isteği. Sonra Emre’nin kız kardeşi Deniz’den bir telefon. Onun da “acilen” çocuklarından bir mola vermeye ihtiyacı varmış. Tam da Aslı’nın bir aydır görmediği kendi anne babasını ziyaret etmeyi planladığı gün.

“Lütfen ya,” diye nazlandı Deniz. “Sen çok iyi kalplisin. Kendi aileni sonra da ziyaret edersin.”

Aslı yine boyun eğdi. Ve yine bir “teşekkür” duymadı.

Bir hafta sonra, kayınpederi Selahattin Bey aradı:

“Aslıcığım, arabam bozuldu. Bana seninkini bir iki haftalığına ödünç verebilir misin?”

“Peki ya ben nasıl işe gideceğim? Şehrin öbür ucunda toplantılarım var—”

“Metroya binersin. Gençsin henüz. Aile birbirine destek olmalı.”

Ve yine—”senin yardım etmen gerek.” Yine—”sonuçta aileyiz.”

Sonrasında, terfi aldığında ve bunu Emre’ye anlattığında, hayalini kurduğu seyahatten bahsettiğinde, omuz silkti:

“Annemler evi yenilemeye karar verdi. Ayşe’nin düğünü de yaklaşıyor. Maaşın artık daha iyi olduğuna göre, tabii ki yardım edersin, değil mi?”

Aslı kulaklarına inanamadı.

“Yani yine her şeyi senin ailen için mi iptal ediyoruz? Bunlar bizim hayallerimizdi—”

“Başka kim yardım edecek? Sen yabancı biri değilsin ya.”

Bu sözler her seferinde kafasında daha yüksek sesle yankılanıyordu. Bu “yabancı değilsin”in içinde sevgi yoktu—sadece zorunluluk vardı.

Ve sonunda, evlilik yıldönümlerinden bir hafta önce, Emre çizgiyi iyice geçti:

“Aileme yardım etmek ZORUNDASIN. Sen karısın!”

Aslı ona sessizce baktı. Karşısında, onu bir eş, sevilen bir kadın olarak değil, sadece etrafındakilerin ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü bir “fonksiyon” olarak gören bir adam oturuyordu.

O gece uyuyamadı. Sabah bir bavul topladı. Ve gitti.

Kendi parasıyla aldığı küçük apartman dairesine döndü. Burası artık sığınağıydı.

Üç ay geçti. Emre aradı, görüşmek istedi. Her şeyi anladığını, değişeceğini söyledi.

“Çok geç,” diye cevap verdi Aslı.

Asıl mesajı anlamamıştı. Onların ilişkisini yok eden, yardım etmeyi reddetmesi değildi. Onu artık bir insan olarak görmeyi bırakmasıydı. Eskiden var olan her şey—sevgi, destek, aile—hep “zorundasın”ın içinde eriyip gitmişti.

Hatta yıldönümlerini bile unutmuştu.

Aslı o gün kendine bir demet şakayık aldı, Eskişehir sokaklarında yürüdü ve akşam parkta bir bankta otururken, uzun zamandır ilk kez ciğerlerine çektiği havanın hafiflediğini hissetti. Hayat kolaylaştığı için değil—artık kendisi için yaşadığı için.

Ertesi sabah bir bilet aldı. Tek yön—Roma’ya. Kendi başına. Çünkü artık “rahat olmak” zorunda değildi. Sadece mutlu olması yetiyordu.

Rate article
Lifequest
Eşsin, Yabancı Değil: Yıldönümümüzden Bir Hafta Önce Gelen Beklenmedik Sözler