Bugün içimi dökmek istiyorum… Oğlum, onu öz evladı gibi büyüttü… Peki ya o? Düğününe bile çağırmadı.
Mehmet, geçmişi olan bir kadınla evlendi. Sevil’in önceki evliliğinden olan kızı Elif vardı. Tanıştırmaya geldiklerinde, o küçük kıza ilk bakışım gergindi. Ama Elif’in utangaç bir “merhaba”yla bana sarılmasıyla o bakış anında eriyip gitti. Minik elleri, kocaman gözleri, o saf güveni… Kim dayanabilirdi ki buna?
Yıllar geçti. Mehmet, Elif’i hiç ayırt etmeden, öz kızı gibi büyüttü. Okula götürdü, ödevlerini kontrol etti, oyuncak bebeklerle oynadı, legolarını topladı. Hastalandığında başından ayrılmadı. Onun için bir evrendi o. Ben de bu evrenin bir parçasıydım. Okuldan alır, Sevil ve Mehmet baş başa vakit geçirmek istediğinde onunla otururdum. Hediyeler alır, diğer torunlarım gibi onu da öyle severdim. Biyolojik olarak torunum değildi belki, ama sevginin kanla bir ilgisi var mıydı ki?
Sevil’le aramız iyiydi. Aşırı samimiyet yoktu belki, ama kavga da etmezdik. Elimden geldiğince yardım ederdim: para, nasihat, ilgi… Kızın biyolojik babası, boşandıktan hemen sonra ortadan kaybolmuştu. Arada bir sembolik nafaka gönderirdi o kadar. Ne ilgisi vardı, ne alakası… Sanki Elif onun hayatında tesadüfen belirmişti.
Ve bir baktım, o küçük kız büyümüş. Daha dün saçlarını örüyordum, şimdi ise evleniyor. Ama ne ben, ne de Mehmet düğününe davet edildik. Basitçe… unutulduk. Ne törene, ne yemeğe, ne de bir “teşekkür”e. Sevil, “aile içinde, küçük bir kutlama olacak” dedi. O “küçük çevre”ye Mehmet dahil değildi. On yıldan fazla her anlamda baba olmuş adam… sadece kağıt üstünde değil.
Peki düğünde kim vardı dersiniz? Biyolojik baba. Elif’in çocukluğunda birkaç kez görünen adam. Nafakadan fazlasını vermeyen, mezuniyetine bile gelmeyen… O “onur konuğu”ydu. Mehmet ise evde oturdu. Görüyordum, her şey normalmiş gibi yapıyordu. Sevil’e gülümseyip “önemli değil” diyordu. Ama ben… onun annesi… kalbinin nasıl kırıldığını biliyordum. Yine de onları suçlamadı. Sessiz kaldı. Çünkü seviyordu.
Sonra bardağı taşıran damla geldi.
Kuzenimden mütevazı ama güzel bir semtte bir daire kaldı. Kiraya verdim, emekli maaşıma destek olsun diye. Bir gün Sevil aradı. Elif ve eşi ev arıyormuş, belki de daireyi onlara *hediye* edebilirmişim? Kiraya değil, geçici de değil… tamamen “vermemi” istiyorlardı. Öylece. Ana kız gibi.
Dayanamadım:
“Peki ya ben, Sevil? Düğüne çağrılmadım, yabancıyım. Ama daire söz konusu olunca bir anda aile mi oluyorum?”
Bocaladı, kekeledi. “O zaman aklımıza gelmedi”, “yanlış anlaşıldı” dedi. Şimdi ise “yardım etme şansı” varmış.
Ama yapamıyorum. İstemiyorum. Dürüst kiracıları çıkartıp, kendimi gelirsiz bırakıp, sadece işine geldiğinde beni ailesi sayan birine hediye vermeyeceğim.
Evet, belki küçük şeyler bunlar. Belki biri “bırak, büyüdü, kendi hayatı var” der. Ama hayatın bir hafızası olmalı. Bir teşekkürü… bir damla olsun.
Kızgın değilim. Sadece acıyorum. Oğlum için… ruhunu, yıllarını verdiği kızın onu hayatının en önemli gününden silmesine. Kendim için… olmayan bir şeye inandığım için. Evimizde bana “anneanne” diyen o küçük kızın, şimdi adımı bile hatırlamadığı için.
Artık biliyorum: onun için ailesi değiliz. Ne ben, ne Mehmet. Ailesi, düğün davetiyesinde yazanlardı. Gerisi… sadece “şartlara göre”ydi.
Ve biliyor musunuz… kin beslemiyorum. Ama kendimi bir daha hediye etmeye de niyetim yok.




