Baba, Evi Ver – Yaşadığını Yaşadın. Cevabına Üç Kelimeyle Karşılık Verdi, Kapıyı Çarptı.

“Baba, evi bana ver, sen hayatını yaşadın.” Kızının bu sözlerine cevap verdiğinde üç kelimeyle kapıyı çarptı.

Mehmet Bey, eşini yalnızca altı ay önce kaybetmişti. Onunla birlikte hayatındaki son dayanak da gitmişti. İşe gitmeye devam ediyordu—belki ihtiyaçtan değil, ama en azından bir anlam bulabilmek için. İş, onun kurtarıcısıydı, tutunacak dalı. Günlerin tekdüzeliğinde avuntu buluyordu, geçici de olsa. Akşamları sokağa çıkıp amaçsızca yürüyor, boş, soğuk evine dönmek istemiyordu. Eşi olmayan ev, artık bir yankı odasına dönüşmüştü, ayak sesleri sessizlikten daha korkunç geliyordu.

Çocukları—kızı Elif ve oğlu Can—onu nadiren ziyaret ediyordu. Gittikçe daha da seyrekleşti bu ziyaretler. Sonra neredeyse tamamen kesildi. Öyle görünüyordu ki, annelerinin gitmesiyle aileyi bir arada tutan son bağ da kopmuştu. Mehmet Bey yalnızlıktan korkuyordu ama asıl korktuğu, kendi evlatlarının gözünde artık işe yaramaz bir yaşlıdan ibaret olmasıydı.

Sokakta gezerken tanıdık bir yüz aradığını fark ettiği anlar çoğalmıştı. İnsanların yüzlerine bakıyor, birinin durup selam vereceğini, sarılacağını umuyordu. Ama herkes yoluna devam ediyordu. Kalbi her geçen gün daha da ağrıyordu—hastalıktan değil, boşluktan.

Sonra Elif geldi—ne şefkatle, ne sıcaklıkla, gözlerinde sadece hesap varken. Ziyaretleri hep kısa, soğuk ve tek bir konuya odaklıydı: ev. Bu sefer lafı dolandırmadı.

“Baba, daha ne kadar? Dört odalı evde tek başına oturmak saçmalık. Sat burayı, kendine bir stüdyo al. Kalan parayı bana ver—ev kredisi ödüyoruz, çocukların odası lazım.”

Sessiz kaldı. Elleri titriyordu. Sözleri boğazında düğümlendi.

“Elif, burası annenle benim evim. Öyle birden…” diyemedi.

Kızı hızla ayağa kalktı.

“Sen yaşadığını yaşadın, baba. Bir kez de bizi düşün,” dedi sinirle.

“Peki sen bir daha ne zaman geleceksin?” diye fısıldadı.

Kapıdaydı bile. Dönüp attı:

“Sen gittikten sonra.”

Kapı çarptı. Sessizliği yırtan gürültü, bir silah sesi gibi evin içinde yankılandı. Mehmet Bey uzun süre kıpırdamadan oturdu. Sonra toparlanıp oğlunu aradı.

“Can, benimle konuşur musun? Kızın yine geldi… yine ev hakkında… Satmak istemiyorum,” dedi titreyen bir sesle.

Hattın öteki ucunda bir iç çekiş duyuldu.

“Baba, ne yapmak istiyorsun ki? Tek başınasın, ev kocaman. Açıkçası ben de yardımını reddetmezdim. Eski arabam var, yeni almak istiyorum. Sat artık, cimrilik etme.”

“Peki sen ne zaman geleceksin?” diye umutla sordu.

“Evi satarsan gelirim.”

Dinlemedi bile. Sustu. Paltosunu alıp evden çıktı. Göğsündeki ağırlık her adımda büyüyordu. Hava ağır ve yapışkandı. Etrafa bakmadan yürüdü, ta ki göletin yanındaki boş bankı bulana kadar. Oturdu. Başını eğdi. Kalbi yavaşça, güçlükle atıyordu. Sonra… tamamen durdu.

Mehmet Bey yalnız öldü. Ağaçların altında, gri gökyüzünün altında, cebinde telefonuyla. Kimse onu beklemiyordu. Arayan yoktu. Seven yoktu. Kalbi ihaneti değil, kayıtsızlığı kaldıramadı. Artık ne bir insan, ne bir baba olarak ihtiyaç duyulmuyordu ona. Sadece bir evin sahibi olarak.

Bir gün sonra kapı yine çarptı. Elif geldi—anahtarlarla birlikte. Gözlerinde yaş değil, hesap vardı. Ve Can—park yerde yeni bir arabayla. Evde toz ve yalnızlık kokusu vardı. Masanın üstünde eski bir fotoğraf duruyordu. Hep birlikteydiler. Anneleriyle. Babalarıyla. Mutluyken.

Ama mutluluk da, sevgi de gider. Eğer metrekarelerle ve liralarla ölçülüyorsa…

Rate article
Lifequest
Baba, Evi Ver – Yaşadığını Yaşadın. Cevabına Üç Kelimeyle Karşılık Verdi, Kapıyı Çarptı.