Her zaman çocukları için yaşayan kadınlardan biriydim. Oğlum küçükken uykusuz gecelerden, ergenliğinde onun geleceği için endişelenmeye kadar… Erken ağardı saçlarım, çok şey verdim, çok fedakarlık yaptım ama sevgiyle yaptım hepsini—sonuçta Yiğit benim tek çocuğum. Derken 31 yaşına bastığında, artık biraz da kendimi düşünmenin zamanı geldi dedim.
Yiğit sekiz yıl önce evlenmişti. Düğün masraflarını akrabalarla birlikte karşıladık, ben de hediye olarak bir zarfa koyduğum parayı verdim—istersiniz ne yaparlarsa yapsınlar diye. Yeni evliler, düğünden hemen sonra İstanbul’un güzel bir semtinde iki odalı bir daire kiraladılar. Kendi başlarının çaresine bakmaları hoşuma gidiyordu—her genç çiftin ayrı yaşayacak imkânı olmuyor sonuçta.
Ama birkaç yıl sonra maddi sıkıntılar başladı. Oğlum yardım istemek için bana geldi. Pasif gelirim vardı—eski kocamın babasından kalan bir daireyi kiraya veriyordum. Kiracım harikaydı: tek başına yaşayan, sessiz sakin bir adamdı, zamanında öder, şikâyet etmezdi. Ama gelinimin hamile olduğunu öğrenince, yardım etmem gerektiğine karar verdim.
Kiracıyı çıkardım, daireyi oğluma ve gelinime verdim. Düşündüm ki—peki, bir süre sevdiğim karidesleri, balıkları yemeyeyim, katlanırım. Ama en azından aileme destek olurum. Üstelik gelinim birden bana karşı daha sıcak davranmaya başladı—beni davet ediyor, fikrimi soruyordu.
Üç yıl geçti. Üç yıl boyunca o evde kaldılar, tek kuruş ödemeden. Ben de onlara “Çıkın artık” demeye bir türlü dilim varmadı. Bilirsiniz, iyi ilişkiler bir anda bir tuzak gibi olur. “Kötü” olmak, borcu hatırlatmak zor gelir. Ama kendimi bitkin hissetmeye başlamıştım: uyku hali, ağırlık, fazla kilolar… Para biriktirmek için ne bulduysam yiyordum. Hepsi onlar için.
Sonunda bir gün cesaretimi topladım. Sakin, sertleşmeden oğluma sordum: “Yiğit, artık kendinize bir ev bakmanın vakti gelmedi mi? Buradan işine gitmek uzak, hem de çok seçenek var.” Şakayla geçiştirdi. Gelinim de “Çocuk daha küçük, biraz daha kalsınlar” dedi.
Anlatmaya çalıştım: Anne olmak, sonsuza kadar kendini feda etmek değil. Anaokuluna yakın bir ev bulabilirlerdi. Ama konu istediğim yöne gitmedi. Alındılar. Ben de suçlu hissettim kendimi. Normal bir hayat yaşamak isteyişimden dolayı suçlu…
Bir hafta sonra akrabalardan biri beni bir doğum gününe davet etti—düğünde tanışmıştık herhalde diye. Gitmek istemiyordum ama ısrar ettiler: “Hediye gerekmez, gel yeter” dediler. Neyse, gittim.
Orada bir sürpriz beni bekliyordu. Herkesin bakışları üzerimdeydi. Sohbetin ana konusu benim “acımasızlığım”dı—nasıl olur da genç bir aileyi evsiz bırakırdım? Paranın mı önemi var, yoksa oğlunun ve torununun rahatı mı? On kişiydiler ve hepsi beni yargılıyordu. Hiçbiri bu zamana kadar benim nasıl hissettiğimi duymak istemiyordu.
Sonunda bir karara varıldı: Yiğit ve ailesi dairede kalacak ama şimdi bir miktar—piyasanın yarısı kadar—kiraya başlayacaklardı. Aslında daha da azdı. Ben resmi olarak ev sahibi olacak, tamirat parasını, zamanında ödemelerini talep edebilecektim. Adilmiş gibi görünüyordu ama bu kararı bana zorla kabul ettirdiler. Sadece yorulmuştum.
Hissediyorum—bu “anlaşma” iyi bir şey getirmeyecek. Yakında kavgalar, sürtüşmeler başlayacak. Ama seçeneğim yok. Artık kararımı verdim: Bir şey bozulursa, kendileri tamir ettirecekler. İlişkimizi koruyabileceğimize inanmak istiyorum. Ama olmazsa—demek ki bu, onların seçiminin bedeli. Ben başka türlü olsun istemiştim… Ama kimse dinlemedi beni..




