Çocuklarım beni hatırlamıyor bile. Uyardım onları: ya bana yardım edeceksiniz ya da her şeyi satıp huzurevine yerleşeceğim.
Yoruldum. Ellerim titreyene, göğsüm ağrıyana, geceler boyu uyuyamayana kadar yoruldum. Yetişkin çocuklarım, sanki ben hiç yokmuşum gibi davranıyor. Onlara her şeyimi verdim—ruhumu, gençliğimi, sağlığımı, sevgimi. Ama bana “Nasılsın?” diye sormuyorlar bile. Net konuştum: ya annenize sahip çıkacaksınız ya da tüm mallarımı satıp güzel bir özel huzurevine taşınıyorum. Orada bir odam, bakımım, sessizliğim olacak—ve hiçbir hayal kırıklığım.
Kocamla bütün hayatımızı çocuklarımız için harcadık. Oğlumuz ve kızımız için her şeyi yaptık. Kendimizden bile vazgeçtik ki onların her şeyi olsun. En iyi özel dersler, prestijli üniversiteler, seyahatler, teknoloji—hepsi bizim emeğimizle alındı. Mükemmel bir aile olduğumuzu sanıyordum. Belki de onları fazla şımarttık. Ama çocuklarını canından çok seven biri farklı davranabilir miydi ki?
Elif evlenip hamile kaldığında, kocam aniden öldü. Bir sabah uyanmadı. Onun gidişi benim için hâlâ atlatamadığım bir yıkım oldu. Ama dayanmaya çalıştım—kızımın bebeği olacaktı, desteğime ihtiyacı vardı. Ona ailemden kalan daireyi verdim. Oğlum evlendiğinde de kayınvalidemin merkezdeki iki odalı evini ona devrettim. Çatıları altında güvendelerdi ama hemen tapuyu vermedim. Bekleyip nasıl davranacaklarını görmek istedim.
74 yaşına kadar çalıştım—şimdiki gençlerden bile fazla. Çok daha erken emekli olabilirdim ama hep bir sebep vardı: torunlar, çocukların masrafları, birinin ev tadilatı… Sonunda durdum. Artık yetişemiyordum. Bacaklarım beni taşımıyor, ellerim titriyordu. Yardım ise sıfır.
Kızımdan olan torunum okula başladı. Oğlumun yeni bir bebeği var. Büyük torununa neredeyse doğduğundan beri ben baktım. Ama küçüğü kucağıma bile almadım. Kimse aramadı, “Yardıma ihtiyacın var mı?” diye sormadı. Oysa ihtiyacım vardı. Çocukları aradım, “Biraz alışveriş yapın, ev işlerine yardım edin,” diye rica ettim. Hep aynı cevap: “Meşgulüz,” “Şimdi olmaz,” “İşlerimiz var.”
Sadece bayramlarda görüşüyorduk. Geri kalan zaman ev işlerini tek başıma sürükleyip duruyordum. Ta ki mutfakta düşüp kalkamayana kadar. Komşum gelene kadar soğuk zeminde yattım. O ambulansı çağırdı. Hastanede beş gün kaldım. Ne oğlum ne kızım geldi. “İşteyiz” dediler. Eve gitmek istediğimde kızım taksi çağırmayı önerdi. Anladım ki olan olmuş.
Taburcu olur olmaz sosyal hizmetlere gittim. İyi huzurevlerini, fiyatlarını, sözleşmeleri sordum. Beni beklemedikleri bir yerde, yalnız başıma ömrümün sonunu geçirmeyeceğim.
Çocuklar ziyarete gelince net konuştum: Yardım etmezseniz, iki daireyi, yazlığı satıp gidiyorum. Parayla yıllarca rahat yaşarım, bakımım ve huzurum olur. Onlar da artık kendi başlarının çaresine baksın.
“Bizi mi tehdit ediyorsun?” diye bağırdı Elif. “Krediler, çocuklar, borçlar içindeyiz, sen sadece kendini düşünüyorsun!”
Evet, düşünüyorum. Çünkü kimse beni düşünmüyor. Çünkü çok şey istemedim. Sadece biraz ilgi bekledim. Size her şeyimi verdim. Şimdi birinin gelip bir kase çorba koymasını, yatağımı toplamasını bekleyemiyorum. Meşguliyet hikâyelerini de duymak istemiyorum. Hepimiz meşguldük ama ben sizin için zaman buldum.
Kızım gücendi. Oğlum sessizce çekip gitti. Bir hafta geçti, ne bir haber ne bir telefon. Ama biliyor musunuz—pişman değilim. Çünkü bu sessizlikte, bu suskunlukta gerçek yatıyor. Onların bana ihtiyacı yok. Mallarımı istiyorlar. Yoksa ben de bir hiçim.
Ne olacağını bilmiyorum. Belki de gerçekten gideceğim. Belki yaşlılığımda bana ismimle hitap eden, “yük” demeyen bir yer bulurum. Artık şunu kesin biliyorum: Anne olmak, çocukların yanında olacağı anlamına gelmiyor. Özellikle de onlara “yük” olduğun zaman.




