Kayınpeder her gün bize gelmeye başladı. Misafire karşı değilim ama adam ne bulursa yiyor. Eşimle konuşmaya çalıştım, nafile!
Altı ay önce eşim Elif’le zor ama mecburi bir karar aldık: başka bir şehre taşınmak. Daha önce İzmir’in kenar mahallelerinden birinde, bir fabrikada birlikte çalışıyorduk. Hayat idare eder gibiydi. Lüks içinde değildik ama aç da kalmıyorduk. Birbirimizi anlıyorduk, kavga gürültü yoktu. Derken fabrikada işten çıkarmalar başladı. Önce Elif’i, sonra da beni “kadro daraltması”na dahil ettiler.
Birikimimiz yok denecek kadar azdı. İki çocuk, krediler, maaşın yarısı kira ve faturalara gidiyordu. Her şey çöküyor gibiydi. Tam o sırada Elif’in babası, yani kayınpadem uzattı elini. Kendisi Bursa’da yaşıyordu ve şehrin dışında bir apartman dairesini kiraya veriyordu. Ev pek iyi durumda değildi, tadilat gerekiyordu ama en azından bir çatımız olacaktı.
Oraya taşındık. Gerçekten minnettardım ona. O anda bu hareket bir kurtuluş gibi geldi. İlk ay kabustu. Neredeyse hiç paramız yoktu, çocukların karnını doyurmak için kendimizi yırtıyorduk. İş aradım, bulamadım. Moraller bozuktu ama dayandım. Elif evle çocuklarla ilgilenirken, ben de kendimi oyalayacak bir şeyler bulmaya çalıştım.
Yeni iş yerinde ilk avansımı aldığımda gözlerim doldu. Nefes almaya başlamıştım. Gece yarılarına kadar çalışıyordum. Eve yorgun argın dönsem de, yavaş yavaş toparlandığımızı hissediyordum. Para kazanmaya başlayınca kayınpedere de vermeye başladım – hem faturalar için hem de teşekkür niyetine. Her şey düzeliyor sanıyordum. Meğerse her şey yeni başlıyormuş.
Kayınpeder gelmeye başladı. Önce “bir çay içmeye” uğruyordu, sonra “torunları görmeye” geldi, derken neredeyse her gün bizdeydi. Maalesef yardım etmek için değil. Çamaşır yıkamak, tamirat yapmak, çocuklara bakmak için değil. Mutfağa kuruluyor, televizyonu açıyor ve ne bulursa yiyordu. Her. Şeyi.
Elif sabah, öğle, akşam yemek yapıyordu. Ben eve döndüğümde ise tencerenin dibi sıyrılmış oluyordu. Buzdolabının boşaldığını fark ettim. Ses çıkarmadım. Dayandım. Ama bir süre sonra Elif de şikayet etmeye başladı: “Yoruldum. Bütün gün yemek yapıyorum, bir de bakıyorum hiçbir şey kalmamış.” Ben de ona bakıp içimden düşünüyordum: İki çocuk yetmiyor gibi, bir de üçüncü yetişkin çocuk mu çıktı başımıza?
Dayanamadım. Kayınpederle oturup konuştum. Bağırmadan, sakince. “Durumumuzu biliyorsun, ev için minnettarız, ailenin bir parçasısın ama… bizim de zorlandığımızı gör” dedim. Kafasını salladı, “Tamam, anlıyorum” dedi. Bir süre rahat bıraktı bizi. Hatta bazen poğaça getirdi, bir kez de tavuk ısmarladı. Ama iki hafta sonra bu “çaba” da bitti. Eski düzenine döndü: torunlara bir elma, kendisine bizim soframız.
Elif’le tekrar konuştum. Omuz silkti: “Babam bize yardım etti ya… ev onun… torunlarını seviyor sadece.” Argümanlar tükenmişti. Benimse sabrım. Sabah akşam çalışıyorum, kendimden kısıyorum, ayakkabılarım delik deşik, ceketimi yıllardır giyiyorum. Bir de üstüne bu adam çıkageliyor, buzdolabını talan ediyor, sanki burada yaşıyormuş gibi.
Arkamda kimse yok. Ailem uzakta, arkadaşlarımın da kendi dertleri yeterince var. Kayınpeder hiçbir şeyin farkında değil, eşim de farkında olmak istemiyor gibi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Evet, yardım etti. Ama daha ne kadar böyle devam edecek? Yoruldum. Artık buranın bir ev olduğunu hissetmiyorum.
Şimdilik buradayız. Eskiden çalıştığımız fabrika tamamen battı. İş arkadaşlarımız dağıldı, kimse geri dönmüyor. Sınırdayız. Ve her geçen gün, umutla başladığımız bu ev, giderek bir kafese dönüşüyor gibi geliyor.




