“Ayrılıyorum, Emre… Açıkça söylüyorum, âşık oldum. Onun yanında yeniden kadın gibi hissediyorum.” : Bir Adamın Aldatıldıktan Sonra Bulduğu Mutluluk
Emre, köyler arasında dolanan eski ve bozuk bir yolda ilerliyordu. Her ağacın onun çocukluğunu hatırladığı bu topraklara neredeyse on yıldır gelmemişti. Anne babasını kaybettikten sonra bir daha ata yadigârı eve uğramamıştı. Zaman bulamamıştı; işler, sözleşmeler, toplantılar… Sürekli inşa ediyor, kazanıyor, kariyer basamaklarını tırmanıyordu. Ama şimdi, gerçekten özgürdü. Yıllar sonra ilk kez. Bu his, fırtınadan sonra ciğerlere çekilen temiz hava gibiydi.
Araba çukurlarda sarsılıyor, tekerlekler yabani otlarla kaplı çamurlu kıyıda kayıyordu. Bir anlığına yolun karşısına bir tavşan çıktı ve ısırganların arasında kayboldu. Emre durdu, arabadan indi, serin akşam havasını içine çekti ve ateş kırmızısı günbatımını izledi. Sanki doğa bile ona yeni bir hayatın eşiğinde olduğunu fark etmesi için zaman tanımak istemişti.
Arkasında, İrem’le otuz yıllık bir evlilik vardı. Ondan on iki yaş küçük, enerjik, göz alıcı, etkileyici bir kadındı. Onu bütün kalbiyle sevmiş, şımartmış, ev yapmış, seyahatler organize etmiş, işini hep onun ve çocuklarının refahı için büyütmüştü. Ama çocuklar büyüdükçe ve Emre ofis toplantılarında, şantiyelerde daha çok vakit geçirdikçe İrem kendini kaybettiğini hissetmişti. Sonra bir gün… Artık eve zamanında dönmemeye başladı.
Emre başta dedikodulara inanmadı. Arkadaşları üstü kapalı imalar ettiler ama o kulak asmadı. Ta ki İrem açıkça söyleyene kadar:
“Ben gidiyorum, Emre… Âşık oldum. O benden genç, özgür bir adam. Onun yanında kendimi yeniden canlı hissediyorum. Affet ama bu hayatı daha fazla yaşayamayacağım.”
Ne özür diledi ne de açıklama yaptı. Emre de onu tutmadı. İrem’e evi bıraktı, mal paylaşımına gitmedi, mahkemeye başvurmadı. Geçmişi çiğnemeden, gururundan ödün vermeden bu süreci atlatmak istedi.
Büyük bir inşaat şirketinin başında kaldı ama başkentten köyüne, anne babası için yaptırdığı evine taşındı. Her şeyin gerçek olduğu, sessizliğin hâkim olduğu bu yerde… Ev, çam ormanının kenarındaydı; ahşap ve taze ekmek kokusuyla doluydu. Burada ne gösteriş vardı ne de sahtelik. Sadece toprak, gökyüzü ve anılar…
İlk zamanlar yalnızdı. Eski meslektaşlarının aramaları seyrekleşti, başkent uzak bir gezegen gibi göründü. Ama sonra kendine dönüş başladı. Sabah yürüyüşleri, terk edilmiş gölette balık tutmak, sonbahar ormanında mantar toplamak, şöminedeki ateşin sıcaklığı… Hepsi ruhunu iyileştiriyordu. İrem artık uyanınca hatırlanmayan bir rüya gibiydi.
Sonra, bir gün, anne babasının mezarlarını ziyaret ettiği köy mezarlığında bir köpek gördü. Zayıf, üzgün, sönmüş gözleriyle orada duruyordu.
“Bu Karabaş,” diye açıkladı komşusu. “Hatice Hanım’ın köpeğiydi. O öldükten sonra mezarından ayrılmıyor. Hâlâ onu bekliyor.”
Emre yanına çöktü:
“Gel benimle, Karabaş.”
Köpek hemen değil, ama sonunda kalktı ve onu takip etti. O günden sonra ayrılmaz oldular. Köylüler şaşırıyordu:
“Belli ki Emre Bey iyi bir insan. Köpek kabul ettiyse, yüreği güzel demektir.”
Kış boyunca beraber kar temizlediler; o kürekle, Karabaş yanında oynaşarak. Kızı yakında torunuyla gelecekti, söz vermişti. Emre evi süsledi, kızakları hazırladı. Karabaş çocuklarla oynayacak, ev yeniden kahkahayla dolacaktı.
Ufka baktı. Bulutların arasından süzülen güneşi izlerken, yıllar sonra ilk kez acı ya da endişe değil, sıcak ve gerçek bir mutluluk hissetti. Yeni bir aşk hayal etmiyor, intikam peşinde koşmuyor, büyük planlar kurmuyordu. Sadece yaşıyordu. Kendi evinde. Kendi köpeğiyle. Kendi köyünde. Ve biliyordu ki, her şey yolundaydı…
Hayat bazen beklenmedik dönüşlerle bize asıl huzurun nerede olduğunu hatırlatır. Bazen kaybettiklerimiz, aslında bulmamız gereken yolu gösterir.




