Annemizin Üzerimizdeki Yükü — Bunu Okuduğumda İçim Ürperdi

“Annem bizim sırtımızdan geçiniyor” — bu cümleyi okuduğumda içim ürperdi.

İki odalı evimde yıllarca oğlum Emre ve ailesiyle yaşadım. Düğünlerinin hemen ardından bavullarıyla gelip “Anne, birazcık kalacağız!” diyerek kapımda belirmişlerdi. O günden beri on yıldan fazla zaman geçti. Her çocuğun doğumuna şahit oldum, hastalıklarını sabırla atlattım, uykusuz gecelere ve istasyon gibi gürültülü bir ev hayatına alıştım.

Gelinim Ayşe, bir kez, sonra bir kez daha, sonra bir kez daha doğum iznindeydi. Çocuklar hasta olduğunda ya o ya ben izin alırdık, sırayla bakardık. Kendimi hiç düşünmedim: yemekler, çığlıklar, kirlenmiş duvarlar, bebek bezleri… İçimde ne huzur kalmıştı ne de dinlenecek bir an. Sadece “Sen büyükannesin, yapacaksın!” sözleri…

Emekliliğimi mahkûmun tahliye gününü bekler gibi iple çektim. Sonunda biraz nefes alabilecektim. İlk altı ay gerçekten bir rüya gibiydi. Ama bu rüya çabuk bitti.

Her sabah altıda kalkar, oğlumu ve gelinimi işe bırakır, sonra dönüp torunları besler, birini anaokuluna, diğerini okula götürürdüm. En küçük torunla parkta yürüyüş yapar, öğle yemeği hazırlar, çamaşırları asar, evi toplar, akşam da müzik kursu, ödevler, masallar derken zaman uçup giderdi. Dakikası dakikasına…

Bazen, gecenin sessizliğinde çocuklar uyuyunca, kendime bir lüks tanır, kitap okur ya da nakış işlerdim. Nakış, benim sessiz kaçışımdı. Bir gece, eşyaları düzenlerken Emre’den bir mesaj geldi. Okur okumaz donup kaldım.

“Annem bizim sırtımızdan geçiniyor,” diye yazmıştı birine, “üstüne bir de ilaçlarına para harcıyoruz.” Birkaç kez okudum. Önce yanlışlıkla bana gönderdiğini sandım. Ama sonra anladım: bu mesaj bana değildi. Bu sözler hafızama kazındı. Sanki sırtımdan bıçaklanmıştım.

Hiçbir şey söylemedim. Kıyamet koparmadım, ağlamadım. Sessizce komşu mahallede bir oda kiraladım. Onlara “kendi başıma yaşamak istiyorum” dedim. Ama kira neredeyse tüm emekli maaşımı yiyordu. Makarna ve çayla geçiniyordum ama en azından kendi toprağımdım.

Emekli olmadan önce bir dizüstü bilgisayar almıştım. Gelinim gülmüştü: “Anne, sen tuşların yerini bile bilmezsin!” Ama öğrendim. Kız arkadaşımdan temel bilgileri aldım ve sosyal medyada nakış işlerimi paylaşmaya başladım.

Önce sadece fotoğraf yükledim, sonra eski muhasebeci arkadaşlarım sipariş vermeye başladı. Ardından onların arkadaşları… Bir gün komşu, torununa nakış öğretmem için bana küçük bir ücret teklif etti. Böylece ilk öğrencilerim oldu: üç kız çocuğu. Az ama emeğimin karşılığıydı. En önemlisi, artık “yük” değil, “değerli” hissediyordum.

Oğlumdan bir şey istemedim. Yalvarmadım, aramadım. Zaman zaman aile yemeklerinde karşılaşıyoruz ama konuşmalar sadece hava durumu ve yemek tarifleriyle sınırlı. Kin tutmuyorum. Sadece kendimi “yük” hissettiğim yerde yaşayamam artık.

Şimdi küçük bir dünyam var. İçi lavanta kokuyor, çocuk çorapları değil. Duvarlarda torunların karalamaları değil, benim nakışlarım asılı. İçimde huzur olmasa da en azından kendime olan saygım var.

Savaş istememiştim. Sadece biraz şükran bekliyordum. Ya da dürüstlük… Ama oğlum beni sırtında bir yük olarak görmüşse, artık onsuz da yaşayabilirim. O da bensiz…

Rate article
Lifequest
Annemizin Üzerimizdeki Yükü — Bunu Okuduğumda İçim Ürperdi