Bugün, günlüğüme yazarken içimdeki yükü hafifletmek istiyorum. Kırk yıl boyunca eşim Ahmet’le birlikte yaşadık. Klasik bir aileydik: O, şehirde saygın bir inşaat şirketinde yöneticiydi, ben ise meslek lisesinde matematik öğretmenliği yapıyordum. Evimizi çekip çevirdim, oğlumuzu büyüttüm, eşimin itibarını hep korudum. Zorluklar yaşadık ama hep üstesinden geldik. Hiçbir şey bizi yıkamaz sanırdık. Ama yıktı işte.
Oğlumuz Emre, tıpkı babası gibi dik başlı, gururlu ve kararlı biriydi. İçkiye, gezmelere düşkün değildi, bursla okudu, üniversiteden dereceyle mezun oldu, bir teknoloji firmasında işe girdi. Onunla gurur duyuyorduk. Evlendi ama o evlilik bir yıl sürdü—eşi aldattı. Ahmet bunu kişisel bir ihanet gibi gördü.
Sonra Emre başka bir kadınla tanıştı. Önce sevindik ama sevincimiz kursağımızda kaldı—o kadın, Selin, evliydi. Güzel, akıllı, kibar bir kadındı ama Ahmet’in gözünde kötüydü. Onu asla kabul etmeyeceğini söyledi.
“Emre, nasıl onunla olabilirsin?” diye çıkıştı bir akşam sofrada. “Senin için kocasını terk etti. Sence bir gün sana da aynısını yapmaz mı?”
“Baba, ben onu seviyorum. Bu benim tercihim.”
“Öyleyse artık baban yok.”
O sözler bir yargı gibiydi. Emre o gece evi terk etti. Ertesi sabah Ahmet onun kredi kartını bloke etti, yüksek lisans ücretini iptal ettirdi, hatta iş yerini arayıp oğlunun izin almasını engelledi.
Ahmet’le konuşmaya çalıştım, bir yakınımızla bağı böyle koparmanın yanlış olduğunu söyledim. Ama dinlemedi:
“Bir kez ihanet eden, yine eder. Ne onu ne de o ahlaksızı tanımak istemiyorum.”
Emre, İzmir’in kenar mahallelerinde bir daire alıp ikinci bir işe başladı, kredisini ödemek için didindi. Selin boşanıp ona taşındı. Evlendiler ama bizim kapımıza uğramadılar. Beş yıl boyunca ne sesini duydum ne gülüşünü. Özledim. Hele bir gün, torunum olduğunu öğrendiğimde yüreğim sızladı.
Ahmet’e yalvardım: “Ahmet, affet. O yokolmuş bile olsa bizim evladımız.” Ama o sert bir ifadeyle, “Onunla görüşmek istersen, bu evden git. Benim ailemde ihanete yer yok,” dedi.
Zamanla yumuşayacağını sandım. Yumuşamadı. Sonunda dayanamadım. Eczanedeki bir tanıdığım vas tiret kızıcı Emre’nin adresini buldu. Torunuma oyuncaklar aldım, yiyecek paketi hazırladım, börek yapıp yola koyuldum.
Emre kapıyı hemen açmadı. Uzun uzun baktı. Sonra sarıldı. Fazla söze gerek yoktu. Selin mutfaktan çıktı, üstü un içinde, gülümsüyordu. Kin tutmamıştı. Torunum… Ahmet’in o gri gözleriyle bana koşup sarıldı.
Akşama kadar oturup çay içtik, eski günleri andık. Ben sessiz kaldığım için özür diledim, onlar affetti. Akşam eve döndüğümde ev bomboştu.
Mutfakta kimse yoktu. Yatak odası boştu. Sadece aynanın önünde düzgün bir yazıyla not vardı:
“Ben seni uyarmıştım. Ahmet.”
Hepsi bu kadar. Bavullarını almış, telefonu kapalıydı. Ahmet gitmişti. Sonsuza kadar.
Hangisini daha çok hissediyorum, bilemiyorum—oğluma duyduğum özlem mi, yoksa kocamın gidişi mi? İhanet etmedim, yalan söylemedim. Sadece torunlarımı görmeye gittim. Kendi kanıma. Ama Ahmet için bu bile, kırk yılı silmeye yetmişti.
Şimdi tek başımıya yaşıyorum. Selin arada bir torunumu getiriyor, davet ediyor. Emre biraz yumuşadı, daha çok gülüyor. Onların her şeyi yolunda. Ve ben mutluyum. Ama yine de içim boş. Çünkü Ahmet’i özlüyorum. Onun sesini, güvenini, varlığını. Birlikte kırk yıl geçirdik. Gurur yüzünden ayrıldık.
Çocuklarımı seçtiğim için pişman değilim. Ama içimde bir sızlama var. Tercihimden şüphe ettiğim için değil. Sevginin, ihanete ya da ayrılığa değil de inada ve kine yenik düşebileceğini öğrendiğim için.
Şimdi biri bana sorsa, aynı şeyi yapar mıydım diye, cevabım hazır:
“Evet. Çünkü gururla aile arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, ben aileyi seçerim. Tek başına kalsam bile…”




