Yeni Kaynana, Yeni Hayat – Ve Hiç Endişe Yok
“Murat, hafta sonuna kadar ‘Balparmak’ ve bol meyve almayı unutma,” diye hatırlattı eşine Aslı, buzdolabına şöyle bir göz atarak.
“Ne için? Bir şey mi kutlayacağız?” diye şaşırdı Murat, elindeki kahve paketini kurcalarken.
“Yine mi unuttun? Cumartesi annem geliyor! Yeni eşiyle. Artık burada, bizim şehirde yaşayacaklar!” diye üsteledi Aslı, sesindeki vurguyla.
“Ne demek ‘burada yaşayacaklar’? Bizim iki odalı dairemiz var,” dedi Murat, kahveyi bırakırken şaşkınlıkla.
“Tabii ki bizim evde değil,” diye ellerini havaya kaldırdı Aslı. “Annem emekli oldu, evlendi ve bize yakın yaşamaya karar verdi. Torununu görmek, yardım etmek için.”
Murat başını salladı ve her şeyi alacağına söz verdi, ama içinde tuhaf bir huzursuzluk büyüyordu. Kaynanası, Gülay Hanım, ona hep bir ürperti verirdi. Kadın değil, sanki bir kaya gibiydi – soğuk, disiplinli, mükemmel saçları ve amirane ses tonuyla. Hayatını demiryollarında çalışarak geçirmiş, emrindekileri demir yumrukla yönetmişti. Gülay Hanım’ın nasıl astlarını cezalandırdığını anlattığı her an, Murat içten içe onun emrinde çalışmadığına şükrederdi.
Şimdi ise yanı başındaydı. Acaba o titanik enerjisini ailelerine mi yönlendirecekti? Ya oğulları Eren’in yetiştirilmesine karışır, emirler yağdırır, her şeyi kendi bildiği gibi yapmaya kalkarsa?
Aslı ise heyecanlıydı. Eren’le ilgilenmek, okul işleri, ödevler – artık işten panik içinde koşturmak zorunda kalmayacaktı. “Annem her şeyi üstlenecek,” diyordu güvenle. Ama Murat, huzurlu günlerinin sona erdiğini hissediyordu.
Sonunda cumartesi sabahı geldi. Kapı çaldı.
“Murat, annem geldi!” diye sevinçle haykırdı Aslı, kapıya koştu.
Kapıyı açtı… ve donakaldı. Eşikte iki kişi duruyordu. İri yarı, cana yakın bir adamın yanında, kısa sarı saçlı, yumuşak gülümsemeli küçük bir kadın. Murat şaşkınlıkla irkildi. Bu, tanıdığı o Gülay Hanım değildi!
Ama sonra kadın, tanıdık ama alışılmadık şekilde sıcak bir sesle konuştu:
“Çocuklar, sizi çok özledim! Murat, Aslıcığım, Eren, merhaba canlarım!”
Murat eşiyle göz göze geldi. Adam ise heyecanla elini sıktı:
“Merhaba, kayınço! Ben Hikmet Bey. Umarım iyi anlaşırız!” diyerek kocaman bir gülümsemeyle ağır bir çantayı mutfağa taşıdı.
Gülay, kızını, sonra torununu kucakladı, hatta Murat’a bile sarıldı. O ise olduğu yerde donmuş, olanlara inanamıyordu.
Mutfta Hikmet Bey çantadan turşu kavanozları, pastırmalar ve tabii ki şeffaf bir şişe çıkardı. Murat’ın şaşkın bakışlarını görünce güldü:
“Elbette! Artık aileyiz. İstersen, Gülay’la nasıl tanıştığımızı anlatayım?”
Meğerse Hikmet, yakındaki bir depoda ustabaşıymış. Bir gün denetim için Gülay Hanım gelmiş. Sert, otoriter. Hikmet ise korkmamış, gerçekleri söylemiş. Gülay otoritesini dayatmaya çalışmış, ama başaramamış. Hikmet ona “göz alıcı kadın” deyip dalga geçince, Gülay yıllar sonra ilk kez kızarak gülümsemiş.
Böyle başlamış her şey. Sonra buluşmalar, kahveler, tekne gezileri, mantar toplamalar ve aşk. Hikmet, Gülay’ın içindeki sadece kadını değil, sıcak bir anneanneliği de ortaya çıkarmış. Şimdi birlikte Eren’i okuldan alıyor, köye gidiyorlar, Gülay balık tutmaya merak sarmış ve geçen gün internette tekne bakıyorlarmış.
“Bir hafta sonu bize köye gelin Murat,” demişti bir gün. “Hep çalışmak, çalışmak… Yaşamak için hiç zaman kalmıyor.”
Murat’ın arkadaşı Can, kaynanasının nasıl değiştiğini duyunca iç çekmişti:
“Vallahi şanslısın. Bizim kaynana ailemiizi batırdı, seninki ise altın gib!”
Murat ona tümüyle katılıyordu. Artık Gülay Hanım’a bambaşka gözlerle bakıyordu. Çünkü bazen demir gibi yüreklerin erimesi için sadece doğru birine ihtiyacı vardır.




