Üzgünüm, Böyle Olduğu İçin

— Emre, her şeyi aldığına emin misin? Kontrol etmene gerek yok mu? — diye bağırdım, banyo kapısının önünde durarak.

— Aylin, bırak artık! Her şeyi topladım, bavulu gördün ya, — diye cevap verdi duşun sesi arasından. Ama sesi… titredi. Yoksa bana mı öyle geldi?

— Bavulu gördüm. Ama içine ne doldurduğunu görmedim, — diye mırıldandım, geri çekilerek.

— Aylin, lütfen kahve yap! Koyu olsun. Süt olmasın, — diye ekledi sakin bir tonla, suyu kapatarak.

Mutfağa gittim, sessizce cezveyi çıkardım, su doldurdum, öğütülmüş kahveyi ekledim, bir tutam tuz… Onun sevdiği gibi. Kahve makinesi var ama Emre benim yaptığım kahveye bayılıyor. “Ne kadar şefkatlisin sen,” demişti dün gece, işten geç çıkıp da akşam yemeğini eski anneanne alışkanlığıyla özenle havluya sardığımı görünce.

Son zamanlarda sık sık geç kalıyordu — işteyim diye. Kariyer yapıyordu. Terfi hazırlığındaydı. Ben de sessizce destek oluyordum. Yemek yapıyor, ütülüyor, sabrediyordum.

— İlahi bir içeceğin ilahi kokusu! — dedi Emre, mutfağa girip ıslak saçlarını alnından atarak. Masaya oturdu, fincanına uzandı.

— Aylin, bugün bir kargo gelecek — araba kılıfları sipariş etmiştim. Alır mısın lütfen? Kapıda ödeme var, — dedi, kahvesine bir kaşık şeker eklerken.

— Tabii. Her zamanki gibi, — diyerek karşısına oturdum.

— Seyahat tam da zamanında çıktı, — diye devam etti iç çekerek. — Ama reddedemem. Anlarsın ya — belki de tek şansım. Kıdemli yönetici… hafife alınacak iş değil.

— Evet… Böyle bir pozisyon için şehir dışına çıkman gerekeceğini düşünmemiştim.

— Patronun kaprisleri işte. Neyse, yarım saatim var, telefondan biraz işe bakayım.

Ayağa kalktı, başka odaya geçti. Fincanını toplamadı. Neyse, boş ver. Sinirli zaten, ne beklenir ki?

Fincanını almak için uzandığımda telefonum titredi — bir mesaj. Açtım.

*”Aylin, Emre yalan söylüyor. Seyahat falan yok. Merve Öztürk’le İtalya’ya gidiyor. Daha geç olmadan durdur onu. Hayatını mahvedecek bu.”*

Ebru. Onun küçük kız kardeşi.

Kafamda bir şeyler çat diye kırıldı. O… Merve’yle mi? Olamaz. Şaka mı? Ama Ebru böyle şeylerle şaka yapan biri değildi. Kesinlikle yalan da söylemezdi.

Gözlerimin önü karardı. Hava beton gibi ağırlaştı. Zor nefes alıyordum. Zorlukla ayağa kalktım, kendime bir bardak su doldurdum — ve tekrar çöktüm.

İçimden haykırmak, bağırmak, her şeyi paramparça etmek geliyordu. Ama aklımda tek bir şey vardı: *”Neden?”*

Öfkeyi yumruğumda hissettim. Koşup üzerine gitmek, bir kavga çıkarmak, maskesini düşürmek istiyordum. Ama… yapmadım. Hak etmedi.

Bırak gitsin. Ben de ona bir sürpriz yapayım. Kavga değil, hareketle.

Banka uygulamasını açtım. Ortak hesapta bir milyon iki yüz lira vardı. Şaşırtıcı ama, burada bile fırsat bulmuş — üç yüz bin lira eksikti. Hem de benim param. Projelerden kazandığım, geceler boyu çalışarak biriktirdiğim paralar. O ise… benim birikimimle ilk aşkını tatile götürüyordu.

Merve’yi biliyordum. Emre anlatmıştı, Ebru da bir ara bahsetmişti. Lise aşkı, fırıldak bir kızdı. Onu iki kez terk etmişti — bir defasında zengin bir adam için, bir diğerinde “gelecek vaat eden” biri için. Şimdi yine geri dönmüştü. Emre yine kanmıştı. Ve yine yalan söylüyordu.

Hayır, dürüstçe söyleyemez miydi: *”Aylin, başkasını seviyorum. Üzgünüm.”* Acıtırdı, evet. Ama bu kadar iğrenç olmazdı. Ama o… bir sıçan gibiydi. Parayı çekmiş, seyahat yalanı uydurmuş, bavulunu toplamış…

Peki. Geri kalan parayı ben çekeceğim. Bugün. Son kuruşuna kadar. Sonra… boşanma. Eşyalarını bir kurye ile ailesine yollayacağım.

Takvime baktım — yarın öğlen önemli bir online sunumum vardı. Eğer iyi geçerse, tatile çıkacaktım. İtalya’ya değil, tabii. Belki Portekiz’e. Ya da daha önce hiç gitmediğim bir yere.

— Aylin, gidiyorum, trafiğe takılmamak için erken çıkayım dedim, — dedi kravatlı, şık bir hâlde mutfağa uğrayarak.

— Güle güle. İyi seyahatler, — diye hırladım, fincanı sımsıkı tutarak.

— Bu ses tonu da ne?

— Öyle geldi.

— Seni özleyeceğim…

— Vaktin olacağından şüpheliyim.

— Kapıya kadar uğurlamaz mısın?

— Bulaşıkları yıkasam daha iyi.

— Tamam, gidiyorum.

— Git.

Kapı çarpıldı. Emre sonsuza dek gittiğinin farkında bile değildi. Yarın kapıların kilidini değiştirecektim.

Sandalyeye çöktüm. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Acıydı. Haksızlığa uğramıştım, aşağılanmıştım. İhanet…

Tekrar bir mesaj geldi, Ebru’dan:

*”Aylin, nasılsın?”*

Göz yaşlarımı sildim, onu aradım.

— Ebru, bu bilgi nereden?

— Merve’nin arkadaşı söyledi. Yine Emre’ye yanaşmış. O da kanmış. Aylin, üzgünüm ama…

— Uyardığın için teşekkür ederim. Onu durdurmadım. Bırak düşsün.

— Aptalın teki. Onu yine üç”Ve o gün anladım ki, birinin yokluğu bazen en büyük kazançtır.”

Rate article
Lifequest
Üzgünüm, Böyle Olduğu İçin