Aşkın Çorba Kasesinde Saklandığı Anlar

Bugün mutfak masasında oturmuş, yavaş yavaş çorbamı içiyordum. Yüzümde tam bir sükûnet, hatta bir çeşit kopukluk vardı. Karşımda duran eşim Nilay’ın sesi titriyor, zaman ağlayışa dönüşüyor, kelimeler dolu taneleri gibi dökülüyordu. Hayır, bu öfke değildi. Yorgunluktu. Endişeydi. Haftalarca biriken, sonra acımasızca, süssüz patlayan o tanıdık ağrıydı.

Yine ödünç para verdiğim için beni azarlıyordu – o bildik arkadaşa, borcunu geri ödemeye pek niyeti olmayana. “Herkes için iyisin ama evde bütçemiz delik deşik. Kredi borcu var, kızımız Ayşe özel okulda okuyor, annemin evi tadilat bekliyor, bunları kim halledecek?” diye haykırıyordu, cevap beklemeden. Halıyı hâlâ kuru temizlemeye götürmediğimi, bir haftadır kutuda bekleyen avizeyi de sayıyordu. Hepsi birer damla gibiydi. Yine de öfke değil, sadece yüklü sinirler. Her zamanki gibi.

Ben ise çorbamı içiyordum. Sessizce. Alışkındım. Bağırıp çağırır, sonra susardı. Buna şahit olmuştum.

Öğle yemeği için eve gelmiştim – hem ucuz hem de mideye dosttu. Ev yapımı çorba neredeyse bir şifaydı. Nilay izin almıştı, dişçiye gitmiş, bir yandan da yemeği hazırlamıştı. Her şey olağandı. Aynı döngü.

Ama birden bir şey değişti. Sustu. Durdu. Bana öyle baktı ki, sanki yıllar sonra ilk kez görüyormuş gibi. Yaşlanmıştım. Altın sarısı lüleler gitmiş, yerine lambanın altında parıldayan bir dazlak kalmıştı. Boynundaki kırışıklıklar, çökmüş omuzlar, sönükleşmiş bakışlar. Oturmuş, yiyor, susuyorum. Sadece çorbayı değil, hayatı da yutuyorum.

Üzerimde zamanın izleri vardı. Tüm endişelerin, uykusuz gecelerin, söylenmemiş acıların. Hayat acımaz – gençliği, hafifliği, kahkahayı alır götürür. Geriye yorgunluk bırakır. Ve bir kase çorba.

Oysa bir kez onun çocuk aşkıydım. Leylak getiren, gitar çalıp ateş başında şarkı söyleyen, onu asfaltta döndürüp şakağından öpen, çocuk gibi kahkahalar atan adamdım. Sinemada kucak kucağa film izler, akşam parklarında el ele gezermişiz… Şimdi? Ben ağarmış, kamburu çekmiş, sessizim. O? Çığlık atıyor. Sanki yabancıyız.

İşte o an göğsümde bir şey kıpırdadı. Derinlerde, kaburgaların ardında. Birden kocasını değil, bir zamanların o delikanlısını gördü. Onunla güzel kahkahalar atan, bekleyen, küçük notlara kalpler çizen kız olduğunu hatırladı.

Yanıma geldi. Arkamdan sarıldı. Yanakını sırtıma yasladı. Sessizce.

Kaşığı bıraktım. Ellerini tuttum, öptüm. O kadar. Bu, her şeye yetmişti.

Çünkü bizi bu dünyaya bağlayan işte böyle anlardır. Bir çocukla bir kız – belki şakakları ağarmış olsa da – yeniden elele tutuştuğunda. Ve birlikte yürümeye devam ederler. Yorgunlukların, faturaların, kırgınlıkların ve sessizliklerin içinden.

Çünkü aşk işte buradadır. Bu mutfakta. Bu çorbada. Bu bakışlarda. Sükûnette. Yanıbaşında olma alışkanlığında.

Eğer varsa, yaşanabilir. İleri gidilebilir. Birlikte. Zamanın rüzgârına kapılıp gitmemek için birbirine tutunarak. O rüzgâr ki, hepimizi bir gün alacak. Er ya da geç.

Ama o güne dek… çorba olsun. Eller olsun. Aşk olsun.

Bugün, hayatın bize verdiği en büyük ders buydı: Bazen en derin sevgi, en sade anlarda saklıdır.

Rate article
Lifequest
Aşkın Çorba Kasesinde Saklandığı Anlar