Meğer Meşenin Altında: Nasıl İki Çocuk Bizim Evlatlarımız Oldu
“Artık iki yeni çocuğumuz var. Onları ormanda yaşlı bir meşenin altında buldum. Kendi çocuklarımız gibi büyüteceğiz,” dedi Serhan’ın sesi tuhaf bir ağırlıkla, sanki suyun altından geliyordu.
Elif ocak başında donakaldı. Tencereden fokurdayarak çıkan buhar camı buğulandırıyordu. Buğulu camın ardında, kucağında iki küçük yumak taşıyan bir siluet gördü.
“Ne dedin sen?” diye sordu yavaşça, fincanı masaya bırakırken. “Hangi çocuklar?”
Kapı ardına kadar açıldı. Serhan mutfağa girdi, dağınık saçları, üzeri çam iğneleriyle kaplı ceketiyle. Kollarında eski bir yün battaniyeye sarılı iki küçük oğlan vardı. Biri yıpranmış peluş bir tavşanı sıkıca tutuyordu, diğeri uyuyordu.
“Meşenin altında oturuyorlardı, sanki birini bekliyorlardı,” diye fısıldadı Serhan, sandalyeye çökerken. “Etrafta kimsecikler yoktu. Sadece bataklığa doğru giden büyük ayak izleri…”
Elif yaklaştı. Çocuklardan biri gözlerini açtı – koyu, duru bakışlı. Alnı sıcaktı ama gözleri anlam doluydu.
“Ne yaptın sen, Serhan?” diye fısıldadı Elif.
Yatak odasından bir hışırtı geldi. Altı yaşındaki kızları Deren, gözlerini ovuşturarak koridorda belirdi. “Anne, bunlar kim?”
“Bunlar…” diye kekeledi Elif.
“Bunlar Arda ve Eren,” diye cevapladı Serhan kararlı bir sesle. “Artık bizimle yaşayacaklar.”
Deren yaklaştı, merakla boynunu uzattı. “Onlara sarılabilir miyim?”
Elif başını salladı. Boğazına bir yumru oturmuştu.
Günler, dur durak bilmeyen bir koşturmacaya dönüştü. Çocuklar Deren’den küçüktü – üç dört yaşlarında. Yüksek seslerden korkuyor, et yemiyor, Eren sobanın arkasına saklanıyor, Arda ise uyurken ağlıyordu.
“Yetkililere haber vermelisiniz,” dedi hemşire Nihal Hanım, çocukları muayene etmek için gelmişti. “Belki onları arayan vardır.”
“Onları arayan kimse yok,” diye sertçe cevap verdi Serhan. “İzler bataklığa gidiyordu. Bilmen gereken tek şey bu.”
“İnsanlar dedikodu yapıyor, Serhan. Sana ne oluyor? Zaten bir…” diye söze başladı, sonra Elif’e baktı.
“Tamam artık,” dedi Elif’in sesi keskin bir bıçak gibiydi. “Zaten bir neyimiz var?”
“Deniz kenarında yaşamıyorsunuz,” diye mırıldandı Nihal, yüzünü çevirerek.
Geceleri Elif pencerenin önünde duruyordu. Karanlıkta çam ağaçlarının tepeleri dalgalanıyordu. Çocuk odasında üçü de uyuyordu: Deren, iki çocuğa sarılmış, sanki onları koruyordu.
“Uyumadın mı?” diye sordu Serhan, eşini arkadan kucaklayarak.
“Hatırlıyorum,” dedi Elif.
Ne demek istediğini anladı. Dört yıl önce, bu orman kenarındaki eve taşındıklarında, bir çocuklarını kaybetmişlerdi. Hızlıca, neredeyse fark edilmeden. Sonra bir daha çocukları olmamıştı.
“Eğer sen onları kaldırabildiysen,” dedi Elif eşine dönerek, “demek ki benim bırakmamam gerekiyor.”
Cevap vermedi. Ormana doğru baktı, o meşenin altında yeni hikâyelerinin başladığı yere.
Bir hafta sonra çocuklar saklanmayı bıraktı. Arda, Deren’e kumdan köfteler yapmayı öğretti. Eren, komşunun köpeğini sever oldu.
“Tıpkı senin gibiler,” diye güldü komşu kadın. “Özellikle şu, çenesindeki gamzesiyle. Senin küçük kopyan.”
Serhan sessiz kaldı. Ama akşam çocukların yanına oturdu ve onlara bir masal anlatmaya başladı. Sesi, ormandaki bir dere gibi yumuşaktı.
Ev daha gürültülü, daha hareketli ama aynı zamanda daha canlı oldu.
Altı yıl geçti. Sonbahar ormanı yeniden renklendirdi. Evin etrafını yaban sarmaşıkları sardı, bahçeye bir kuşburnu fidanı dikildi.
“Yine alay ediyorlar,” dedi Arda, çantasını fırlatıp atarak. “Bize gerçek olmadığımızı söylüyorlar.”
“Tokadı yapıştırdın mı?” diye döndü Deren.
“Eren yaptı. Sonra akşama kadar ağacın altında oturdu.”
Serhan içeri girdi, yağmuru ceketinden silkeleyerek. “Yine mi kavga ettin?”
“Emre’yi tokatladım,” diye başını salladı Arda. “Bizim soyadımız olmadığını söyledi.”
Serhan cevap vermedi. Her sabah çocukları ormanın içinden geçerek okula götürüyordu. Kışın arabayı kardan çıkarıyor, baharda çamurda kayboluyorlardı.
“Okul sizi sertleştirir,” dedi sessizce.
“Bu sertleşme değil, zorbalık,” diye araya girdi Elif. “Bunu izlemek içimi acıtıyor.”
Eren en son girdi, kollarında morluklarla.
“Bir daha yapmayacağım,” diye fısıldadı.
“Yapacaksın,” dedi Serhan elini onun saçlarına koyarak. “Eğer biri sana kötü davranıyorsa, kendini koru.”
Akşam ormana gittiler. Çisentili yağmurun altında, bildikleri patikalarda.
“Ağacın kesitindeki halkaları görüyor musun?” diye gösterdi Serhan. “Her yıl bir tane. Kabuksuz ağaç ölür.”
“Ben kabuk muyum?” diye sordu Eren.
“Hepimiz kabuğuz. Ve kökler. Birbirimize tutunuyoruz.”
Evde Elif, Deren’in saçlarını tarıyordu.
“Anne, onları ilk gördüğünde sevdin mi?”
“Hayır. Önce korktum. Sonra endişelendim. Sonra anladım: Hep bizimdiler. Sadece bizden doğmadılar.”
“Ben de sizin beni art”O gece, meşenin altında başlayan hikâye artık hepsinin kalbinde sonsuza dek kök salmıştı.”




