Dönüş geç olmuştu: Ayşe her şeye karar vermişti.
Mehmet, asık suratıyla makarnayı çatalına doluyordu. Ayşe onu izlerken endişesini belli etmemeye çalıştı, ama dayanamadı:
— Beğenmedin mi, Mehmet?
Sadece kaşlarını çattı ve gözlerine bakmadan yemeye devam etti.
— Tam tarifine göre yaptım…
— İyi işte, — diye homurdandı.
— O zaman sorun ne? Ne oldu?
Mehmet çatalı sertçe bıraktı, derin bir nefes çekti ve mutfakta dolanmaya başladı.
— Bıktım artık! — patladı. — Hayat çamura döndü! İş, ev, sen sabahlığınla, yemek, çocuk… Bu hayat değil, işkence!
Ayşe dondu kaldı. Kocasının sözleri tokat gibi vurmuştu. Devam etti:
— Bir de kendine bak! Eskiden güzeldin, şimdi… — sözünü tamamlamadı. — Ev hanımı, hem de bitkin bir ev hanımı. Hakan’ın karısı öyle mi? Hem doğum izninde, hem spor salonunda, hem ek iş yapıyor, hem de bakımlı!
— Onlara anneanesi yardım ediyor, sen ise hafta sonları uyuyorsun. Bana zaman kalmıyor, — diye sessizce açıklamaya çalıştı Ayşe.
— Hep bahanen var! Ama gerçek şu ki, boynuma çöktün ve çürüyorsun. Biraz nefes almam lazım! Ayrı yaşayacağız. Tek başıma. Ne kadar süreceğini bilmiyorum. Belki sonsuza kadar.
— Ya Can ne olacak?
— Nafakayı öderim. Ziyaret de ederim. Yardımsız kalmazsın.
Mehmet ayağa kalktı. Ayşe, kendine gelmiş gibi, önüne geçti:
— Peki benim nefes almam? Ben insan değil miyim? Neden sadece sen kaçabiliyorsun?
Yaklaştı, sesi öfkeyle titriyordu:
— Sen bir annesin! Nokta. Çocuğunla oturacaksın.
Bunu söyleyip çıktı, arkasında ağır bir sessizlik bırakarak. Ayşe mutfakta oturmuş, gözyaşlarına boğulmuştu. Kafasında tek bir soru vardı: Şimdi ne olacak? Mehmet soğuktu, ama en azından yanındaydı. Destek, güvence… Her şey yıkılıyordu.
Oğluyla bile vedalaşmadan gitmişti. Belli ki bekâr evine dönmüştü.
İlk gece Ayşe uyuyamadı, ama sabah, tükenmiş bir halde kararını verdi: Yalvarıp onu geri getirmeye çalışmayacaktı. Tek başına idare ederdi.
Ve etti. Beklenmedik şekilde, daha rahatlamıştı. Artık bir erkeğin dağınıklığını toplamak, kaprislerine boyun eğmek, kocaman çamaşır yığınlarını yıkamak yoktu. Mehmet parayı gönderiyordu, idareli harcıyor, geçiniyordu.
Acısı sadece maneviydi. Özellikle de sosyal medyada Mehmet’in bir kadınla eğlendiğini, kameraya gülümsediğini gördüğünde. Arkadaşı onu teselli etmeye çalıştı: “Senin böyle bir adama ihtiyacın yok.” Sonra annesi geldi, özellikle izin almıştı. Hiç yargılamadan yardım etti, ama damadını hatırladıkça yumruklarını sıkıyordu.
Annesinin gelişiyle Ayşe canlandı. Kuaföre gitti, gardırobunu yeniledi. Hatta gülümsemeye başladı. Annesinin hediyeleri onu hatırlatıyordu: o, mutluluğu hak ediyordu.
Mehmet, söz verdiği gibi, Can’ı ziyaret etmedi. Sadece fotoğraflarda, ailesiz ne kadar mutlu olduğu gözüküyordu. Ayşe bekledi, belki aklı başına gelir diye umdu, ama her geçen gün daha iyi anlıyordu: o bir erkek değil, sorumluluktan kaçan bir korkaktı.
Üç ay sonra kapı çalındı. Mehmet. Eşyalarıyla. Kazanmış gibi geri dönmüştü.
— Merhaba, aşkım! Geldim. Akşam ne var?
Ama Ayşe kapıyı kapattı:
— Artık burada yaşamıyorsun.
— Nasıl yani? Ben kocanım!
— Artık değilsin. Boşanma davası açtım. Mahkeme çağrısını bekle. Çocuğunu ziyaret etmediğin gibi, söz de tutmadın. Eşyaların hazır, al götür.
Mehmet köpürdü:
— Oğlumu görmeye hakkım var!
— Elbette. Mahkeme bir görüşme düzeni belirler. Ona üç aydır onu aklına bile getirmediğini anlatırım. Parti fotoğraflarını da gösteririm.
Sonunda Can’ı gördü. Oğlu ona güvensizce bakıyordu. Ne sevinç, ne heyecan…
Mehmet, karısının onu sadece cezalandırmak istediğini ummuştu. Ama Ayşe kararlıydı. Annesinin desteği, oğluna olan sevgisi, kendi değerini fark etmesi onu güçlendirmişti.
Şimdi Can’la yeni bir hayatları vardı. Mehmet ise kendi yıkayacağı tencereler ve ütüleyecek kimsesi olmayan gömleklerle baş başa kalmıştı. Dinlendi mi, öyle?




