Yusuf Kaya uzun bir aradan sonra bir eve misafirliğe gidiyordu. Gönlünde yavaş yavaş yer eden, düşüncelerini saran bir kadına doğru ilerliyordu: Ayşe. Oysa kendine söz vermişti; artık hiçbir ilişki, hiçbir yeni aile yok. Bunu daha önce yaşamıştı. Yaşamış ve acıyla hayatta kalmıştı.
Eşi bir gün ansızın gitmişti. “Seni hiç sevmedim,” demişti. “Çocuk bir kazaydı.” Oğlunu da alıp gitmişti. Yusuf affedemiyordu. Geceleri beşiğini salladığı, altını değiştirdiği, ilk kez “baba” dediğini duyduğu o küçük yavruyu unutamıyordu. Sonra… sessizlik. Mahkeme, yasaklar, uzaklık. Bir gün başka bir şehre gitmiş, oğlunu kapının eşiğinde görmüştü. Çocuk, “Baba, ben seninle gelmek istiyorum,” demişti. Ama itilmiş, içeri çekilmiş, kapı yüzüne kapanmıştı. Geride yalnızca bir çığlık kalmıştı: “Babamın yanına gitmek istiyorum!” O gün Yusuf yıkılmıştı. Ve kararını vermişti: Artık hiçbir bağ olmayacaktı. Sadece iş. Sadece yalnızlık.
Ama Ayşe farklıydı. Sessizce hayatına sızmıştı. Hissettirmeden, zorlamadan. Sadece oradaydı. Tesadüfen karşılaşıyor, kısa konuşuyorlardı ama sonra Yusuf onun bakışlarını bekler olmuştu. Sonra kendisi aramaya başlamıştı onu; marketin önünde, ofisin yakınında. Israrcı olmadan. Sadece yanında olmak için. Öğrenmişti: Dul, dört yaşına yaklaşan bir oğlu var, annesiyle yaşıyor. Erkekleri hayatına sokmuyor. Ama bir gün onu evine davet etti. “Mehmet’le tanışacaksın,” dedi. Sesi titriyordu.
Yusuf bir oyuncak getirmişti – büyük bir lego seti. En iyi takımını giymişti. Kalbi delikanlı gibi çarpıyordu. Zile bastı.
“Kim o?” diye bir çocuk sesi duyuldu.
“Yusuf Kaya.”
“Anladım. Gelin içeri. Annem birazdan gelir. Anneannem uyuyor, başı ağrıyor. Ama… şortunuzu çıkarın!”
“Ne?” Yusuf şaşırmıştı.
“Dışarıdan geliyorsunuz ya. Annem diyor ki, dışarıdaki kıyafetlerde mikrop var. Hasta olabiliriz. Hemen çıkarılmalı. Bizim evimiz tertemiz!”
Çocuk son derece ciddiydi. Beyaz gömlek, papyon, dik bakışlar.
“Şey… Çıkarmasam olur mu? Benimkiler temiz.”
“O zaman şu terlikleri giyin. Onlar sizin. Annem aldı. Kirlik getirmeyin diye. Ben Mehmet. Siz Yusuf musunuz?”
“Evet. Tanıştığıma memnun oldum.”
“Burada kurallar sıkı. Ben ayakkabıyla gezmem. Sadece duvar kenarından ve halının üstünden zıplayarak.”
“Peki annen sert mi?”
“Çok. Ama iyidir. Özellikle sen uslu durursan. O zaman terlik de giymeyebilirsin belki.”
Yusuf güldü. Mehmet elini tuttu ve sordu:
“Sen kalıcı mısın?”
“İsterim. Sen izin verirsen.”
“Ben razıyım. Annem mutlu olur. Anneannem… o uyanır uyanmaz anlar zaten.”
“Neden?”
“Burnu keskindir. Kalbi de. İyi insanları hemen hisseder.”
Legoları birlikte yapmaya başladılar. Gülüyor, tartışıyorlardı. Çocuk bağlanıyor, Yusuf ise gözlerini ondan alamıyordu.
Tam o sırada arkalarından kapı açıldı.
“Anne, o şortunu çıkarmadı!” diye bağırdı Mehmet.
Ayşe güldü. Sonra Yusuf’un yanına geldi, omzuna dokundu ve fısıldadı:
“Hazırsan… kal. Ama uyarıyorum, kurallarımız biraz tuhaf.”
Yusuf gülümsedi:
“Sizin için her kurala uyarım. İstersen kovukta donumla gezerim. Yeter ki yanımda olun.”
Mehmet sessizleşti ve mırıldandı:
“Baba…”
Yusuf döndü. Çocuk gözlerini kaçırmıştı.
“Sana böyle hitap edebilir miyim?”
Yusuf cevap vermedi. Sadece başını salladı. Ve uzun zamandır ilk kez göğsünde sıcak, aydınlık bir şey hissetti. Misafirliğe gelmemişti. Eve dönmüştü.




