Sessizlik Kelimelerden Daha Gür Olduğunda

Sabah soğuktu, sanki sonbahar şehre uyarı vermeden girmişti. Emir, sessizliğin her çığlıktan daha keskin olduğu bir anda eşyalarını topluyordu. Ne kavga, ne kapı sesi—sadece özenle katlanan kazakların hışırtısı, prizden çekilen şarj aletinin tıklaması, diş fırçası kutusunun gıcırtısı. Pencereye yaklaştı, İstanbul’un puslu avlusuna baktı. Vedalaşmak için değil, sıvası dökülmüş çerçeveye düşen ışığı, eski perdenin gölgesinin pencere pervazına düşüşünü hafızasına kazımak için. Ayla uyuyordu. Ya da öyle görünüyordu. Muhtemelen öyleydi—nefesi, dokunulmaktan korkan birinin nefesi gibi fazla düzenliydi.

Mutfakta su ısıtıcısını açtı. Elleri titremiyordu ama içi, kopmuş bir ipten dökülen cam boncuklar gibi dağılmıştı. Acı değil, kırgınlık değil—sadece taşınamaz bir yük haline gelen, bavulun kapağını kapatmasına engel olan bir sessizlik.

Kavga etmemişlerdi. Aldatmamışlardı. Seslerini yükseltmemişlerdi. Sadece bir bütün olmaktan çıkmışlardı. Her gün, küçük küçük, farkında olmadan birbirlerinden uzaklaşmışlardı. Aralarında, boşluğun yankılandığı bir uçurum büyümüştü.

“Ne zaman gideceksin?” diye sordu Ayla, kapı aralığında belirerek. Sesi sakin, neredeyse kayıtsızdı; sanki onu değil, köşede duran bavulu soruyormuş gibi.

“Şimdi,” dedi Emir, gözlerini kaldırmadan. Biliyordu: ona bakarsa, gidemezdi.

Susuyordu. O da arkasını dönmedi. Bu sessizlikte her şey vardı: “Kal,” de “Git,” de “Artık dayanamıyorum,” da “Her şey farklı olmalıydı,” da. Havada asılı kaldı, tutulabilecek son iplik gibi; ama kimse cesaret edemedi.

Çıktı, anahtarı kapının yanındaki sehpaya bıraktı. Arkasına bakmadı, duraklamadı. Merdivenler nem, başkalarının akşam yemekleri ve sabah telaşının kokusunu taşıyordu—bir yerde kapı çarptı, bir yerde tabaklar şıkırdadı. Emir, son seviyeyi geçer gibi indi: hatasız, duygusuz. İçi, taşınmış bir ev gibi süpürülmüştü—temiz, ama ürkütücü derecede boş.

Önce bir arkadaşının kenar mahalledeki küçük evinde kaldı. Sonra badanası dökülmüş, her hareketinde gıcırdayan bir yataklı minik bir oda tuttu. Sabahları koşmaya başladı—sevdiğinden değil, içindeki boşluğu yorgunlukla bastırmak için. Yüzünü kimsenin tanımadığı başka bir bakkala gitti. Dinlemiyor olsa bile müziği son ses açtı, sadece sessizliği duymamak için. Yeni yollar, yeni alışkanlıklar, yeni yüzler aradı. Değiştirebildiği her şeyi değiştirdi. Ama içindeki sessizlik gitmedi. Her gece yanına oturdu, karanlığa baktı ve bırakmadı.

Ayla, onların evinde kaldı. Onların perdeleriyle, kitaplığında onun kitaplarıyla, kimsenin kaldırmadığı onun bardağıyla. Banyodaki raf dokunulmamıştı, buzdolabındaki fotoğraf yerindeydi. Bir drama, bir ihanet olmadan yabancılaşmışlardı. Sadece birbirlerine doğruyu söylemedikleri için. Sadece her biri, ilk adımı diğerinin atmasını beklediği için.

Üç ay geçti.

Bir eczanede tesadüfen karşılaştılar, gri bir öğle vakti, sokak neredeyse boşken. Emir, gazlı bez ve ağrı kesici alıyordu. Ayla ise öksürük şurubu ve merhem. Bakışları aynı anda kesişti ve ikisi de donup kaldı, sanki zaman durmuştu.

“Merhaba,” dedi o, istediğinden biraz daha kısık bir sesle.

“Merhaba,” diye karşılık verdi Ayla, dikkatle süzerek. “Zayıflamışsın.”

Omuz silkti. Hafif bir şey söylemek istedi: “İş, koşu, uyuyamıyorum.” Ama sustu. Alacaklarını aldı ve ilk o çıktı, sanki yavaş adımlar bir şeyi değiştirebilirmiş gibi.

İki gün sonra yazdı. Soru değil, bir teklif: “Kahve. Konuşmadan.” Umutsuzca, beklentisiz. Sadece attı. O neredeyse hemen cevap verdi. Kabul etti. Kısa, fazla söz olmadan. Sanki o da bekliyormuş gibi. Ya da yazacağını biliyormuş gibi.

Parkın yanındaki küçük bir kafede buluştular. Taze poğaça, kahve ve henüz açılmamış bir şeyin kokusu vardı. Emir ona baktı—artık kendisine ait olmayan, ama titreten derecede tanıdık olan. Ayla ise ona—öfkelenmeden, suçlamadan, ama sanki arkasında eski hayatlarının kaldığı bir camın ardından bakıyormuş gibi.

“Geri döneceğini düşünmüştüm,” dedi Ayla. Sakin, kabullenilmiş bir gerçek gibi.

“Ben de senin çağıracağını bekledim,” diye yanıt verdi Emir. Aynı sakinlikte. İma etmeden. Rica etmeden.

Biraz gülümsediler—acıyla, ama hafifçe. Her şeyi anlamış ama bununla nasıl yaşayacaklarını bilmeyen insanlar gibi.

Bazen insanlar arasına bir duvar değil, bir sessizlik büyür. Öyle bir sessizlik ki, bozmaya korkarsın. Çünkü içinde reddedilme korkusu vardır. Ya da kabullenmeye hazır olmadığın bir gerçek.

“Yeniden başlayalım” demediler. Birbirlerine sarılıp her şeyi düzeltecek sözler aramadılar. Sadece kahve içtiler. Yavaşça. Her biri kendi sessizliğinde. Sonra çıktılar—herkes kendi yolunda. Vaatsiz. Arkaya bakmadan.

Ama bir saat sonra Ayla yazdı: “Bir daha görüşmek istersen, benim için sakıncası yok.”

O da cevapladı: “Ben de tam aynısını”Ve sonra, o küçük kahvehanenin camından süzülen güneş ışığı, aralarındaki sessizliğin artık o kadar da ağır olmadığını fark ettirdi.”

Rate article
Lifequest
Sessizlik Kelimelerden Daha Gür Olduğunda