Bekçi Hikayesi

**27 Şubat**

Demirtaş, fabrikaya kışın ilk soğuklarında geldi. Kimse nereden çıktığını bilmiyordu. Yabancıydı – bu hemen belli oluyordu. Hafif bir aksanla konuşuyordu, ama geçmişine dair hiçbir ipucu vermiyordu. Nöbetçi kadın fısıldadı: bir güvenlik şirketinden yedek olarak gelmiş. Belgeleri temizdi, ayık ve kendine hâkimdi. Kibar, ama uzaktı; sanki her kelimesi görünmez bir duvardan geçiyordu.

*”Önemli olan nöbette uyumamak,”* dedi güvenlik şefi, dosyayı hızlıca karıştırırken. *”Geriye kalanı zamanla öğrenirsin.”*

Demirtaş uyumadı. Asla. Diğer güvenlik görevlileri soba yanında kestirir ya da gece nöbetleri için portatif yatak getirirdi. O ise bir heykel gibi hareketsiz dururdu. Kıpırdamaz, iç çekmezdi. Sadece ara sıra gözlerini monitörden demir kapıya, sonra tekrar geriye çevirirdi. Sadece su içerdi – çaysız, şekersiz. Sigara da içmezdi. Yemeğini termosla getirirdi – bir kase mercimek çorbası ve eski bir bez parçasına sarılı bir dilim kara ekmek. Ağır ağır yerdi, boşluğa bakarak, sanki yemek bir ihtiyaç değil de bir ritüeldi.

İlk başta onunla dalga geçtiler. “Taş” lakabını taktılar – hareketsizliği ve asık suratı yüzünden. Bir kaçak keşiş ya da inzivaya çekilmiş biri olduğunu söylüyorlardı, özellikle de biri onun fısıltıyla mırıldandığını duyduktan sonra – tılsımlı bir dua gibi. Bir dedikodu çıktı: eski bir istihbaratçıydı. Hareketleri çok keskin, bakışları çok deliciydi, fabrika bahçesini tararken. Ama kimse gerçeği bilmiyordu. Demirtaş uzun sohbet etmezdi. Kısa ve net cevaplar verirdi, sanki bir görevi yerine getiriyordu, sadece nöbet tutmuyordu.

Dört ay geçti. Demirtaş artık bir fon haline gelmişti. Paslı çitler gibi, fark edilmez olmuştu. Geçiş noktasında nöbet tutuyor, isimleri kaydediyor, kamyonlar için bariyeri açıyor, kameraları izliyordu. Hep sessiz. Hep ifadesiz. Bazen nefes bile almıyor gibiydi – sadece bakıyordu, sanki ona sadece depoları ve atölyeleri değil, daha büyük bir şeyi korumak emanet edilmişti.

Bir Şubat gecesi, bir çocuk fabrika arazisine sızdı. Her zamanki gibi, çitte bir delik bulmuştu. Bakır hurda çalmak istiyordu, kimsenin görmeyeceğini sanmıştı. Ama terk edilmiş hangarın yanındaki buzlu borudan kayıp düştü. Sesini kaybedene kadar bağırdı. Demirtaş kameralardan değil, bu sesle duydu. Koşarak gitti, onu buldu. Çocuk dişlerini sıkmış yatıyordu, yüzü kardan beyaz. Bacağı kırılmıştı, kemik yırtık pantolonun altından çıkıyordu.

Demirtaş ambulansı aradı. Beklerken, bir sopa ve kendi kemeriyle atel yaptı – hızlı ve kararlı, sanki tüm hayatı boyunca bunu yapmış gibi. Hiç konuşmadı, sadece çocuğun elini sıkmaz bırakmadı, bayılmaması için. Sağlık görevlileri çocuğu alana kadar orada durdu, gözlerini ondan ayırmadan. Sonra noktaya döndü, ıslanan montunu çıkardı, üstünü değiştirdi ve monitörün başına oturdu. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Sanki bu, onun için sıradan bir şeydi.

Bu olaydan sonra onun hakkında farklı konuşmaya başladılar. Her zaman ilk gelen, sonra ayrılan olduğunu hatırladılar. Geçiş noktasının daha temiz olduğunu fark ettiler, sanki geceleri biri süpürüyordu. Depolardan küçük hırsızlıklar kesilmişti. Fabrikaya dadanan sokak köpeği bile onun kapısının önünde uyur, yabancılara hırlardı; sanki bu adamın sıradan bir güvenlik görevlisi olmadığını biliyordu.

Nisan ayında, bir sabah ortadan kayboldu. Nöbetine gelmedi. Arama yapmadı. Telefonu kapalıydı. Patronlar belgeleri karıştırdı – formdaki adres diye bir şey yoktu. Sadece pasaport numarası, sert ve köşeli bir imza, ve çoktan kapanmış bir firmanın iletişim bilgisi vardı. Pasaport gerçekti, ama kaydı yoktu. Sanki Demirtaş sadece kağıt üzerinde var olmuştu.

Noktada anahtarları, asker gibi katllanmış üniforması ve kenarları kararmış eski bir kâğıda yazılı tek bir cümle bırakmıştı: **”Huzur için teşekkürler.”**

Rate article
Lifequest
Bekçi Hikayesi