Mutfağın Gizemli Gölgeleri

**Gölgeler Mutfakta**

Üçüncü kez mutfak masasında kesinlikle getirmediği bir dilim armutlu kek bulduğunda Mehmet’e korku gelmedi. Şaşkınlık da. Sadece yorgunluk – kemiklerine kadar işlemiş, ağır bir yorgunluk. Uykusuz gecelerden, kasvetli şehirde ofise giderken etraftaki insanların gözlerine artık bakmamasından yorulmuştu. Boş sohbetlerden, tatil ve teknoloji hakkındaki başkalarının hikayelerinden, zorla çıkardığı gülümsemelerden bıkmıştı. Ama en çok yalnızlıktan yorulmuştu. Ne tren garının kalabalığında, ne yüksek sesli müzikte, ne de bitmek bilmeyen dizilerde onu terk etmiyordu. Hep oradaydı. Masada. Koltuğun köşesinde. Cevaplanmamış mesajlarda, havada asılı duran o kelimelerde.

Neredeyse üç yıldır tek başına yaşıyordu. Ayşe’nin ayrılmasından sonra ev bir süre daha onun kokusunu taşımıştı – hafif, lavanta notalarıyla. Şimdiyse hiçbir şey kokmuyordu. Boşluk, eğer onun bir kokusu varsa. Tertemiz, steril bir sessizlik. Sessizlik değil, her şeyin yerli yerinde olduğu ama ruhun olmadığı havasız bir alan.

Kek ilk kez cumartesi sabahı belirmişti. Fırından yeni çıkmış gibi düzgün bir dilim. Mehmet yorgunluğun oyunu sandı. Belki fırından almış ve unutmuştu? İkinci kez salı günüydü. Aynı kek, hâlâ sıcak, hafif vanilya kokulu. Yedek anahtarı olan arkadaşı Can’ı düşündü. Ama Can tatildeydi, Karadeniz’in göllerinden fotoğraflar paylaşıyor, oradaki sivrisineklerle dalga geçiyordu.

Üçüncü kez Mehmet keki kesip baktı. Sade, üstü hafif karamelli, vanilyalı. Tadı çocukluğundaki gibiydi, köyde halasının yaptığı; iri armut parçalarıyla tatlı bir kek. Yemedi, sadece baktı. Fazla tazeydi, sanki birisi yeni bırakıp çıkmıştı. Bir dilimini folyoya sarıp buzdolabına koydu, adeta bir delil saklar gibi. Kilidi kontrol etti – sağlam. Pencereler – kilitli. Anahtarlar onda, Can’da ve taşrada yaşayan babasındaydı, ki o kesinlikle İstanbul’a kek getirmek için yola çıkmazdı. Her şey yerli yerindeydi. Kek hariç.

Bir gece mutfağı rüyasında gördü. Sadece bir oda değil, canlı, nefes alan bir şey. Işık yumuşaktı, yağmur sonrası gibi armut ve tazelik kokuyordu. Orada biri vardı, görünmez ama yakın. Gece yarısı uyanıp su içmeye gittiğinde donakaldı. Lavaboda bir çatal duruyordu. Islak. Oysa akşam sandviç yemişti – bulaşık çıkmamıştı. Kalbi hızla attı ama korkudan değil. Tuhaf bir tanıma duygusundan: bu tesadüf değildi.

Sonraki günler her şey… farklı oldu. Belirsizce. Anlaşılmaz. Bardağı masanın diğer ucundaydı. Kanepedeki battaniye farklı katlanmıştı – özensiz ama tanıdık bir şekilde. Koridordaki ayna hafifçe dönmüştü. Çamaşır sepetine attığı gömlek bir sandalyede asılı duruyordu. Korkunç değildi. Filmlerdeki gibi değil. Sanki biri yanındaydı. Dikkatle. Neredeyse nazikçe. Bir zamanlar ev olan yere yavaşça dönüyormuş gibi.

Mehmet boşluğa konuşmaya başladı. Önce alay edercesine, kendisiyle dalga geçiyormuş gibi, yankılanıp yankılanmayacağını test ederek. Sonra daha ciddi. Sesi boşlukta şaşırtıcı derecede doğal çıkıyordu. Şakalar yaptı. Tavsiye istedi. Tıpkı Ayşe’yle yaptığı gibi, karşısında oturup ellerini bardağa ısıttığı ve hiç sözünü kesmeden dinlediği zamanlardaki gibi. “Bana öyle mi geliyor yoksa çayı daha mı çok içer oldum?” ya da “Perdeler yüzünden tartışıp bir hafta konuşmadığımızı hatırlıyor musun?” Bazen bir cevap duyduğunu hissetti. Kelimeler değil, bir his. Havayı daha sıcak, daha yoğun yapan bir boşluk. Sanki duvarlar sadece duymuyor, dinliyordu.

Bir gün dayanamadı. Bir kafeden iki çay aldı – biri kendine, diğeri öylesine, çünkü başka türlüsünü yapamıyordu. Diğer bardağı karşısına koydu. Özenle. İnandığından değil, mecbur olduğundan. Kabul etmek için: Burada biri var. Biraz olsun. Bir gölge kadar bile olsa.

Böyle on gün geçti. Sonra Ayşe geldi.

Kapıyı kendi anahtarıyla açtı, sırt çantasını kapının yanına bıraktı ve dedi ki:

“Evini kokusunu unutmuşum.”

Biraz öne eğilmişti, kovulacakmış gibi. Mehmet ona bir serapmış gibi baktı: tanıdık, içini titreten ama başka bir hayattan gelmiş gibi. Kelimeler yoktu. Boğazında aylardır biriken sorular takılı kalmıştı. O ağlamadı. O da. Masaya oturdular. Aralarında söylenmemiş şeylerle dolu bir sessizlik vardı.

Gözlerini kaldırıp sordu:

“Yanımda olduğumu hissettin mi?”

Başını salladı. Yavaşça, zar zor, hareketin onu ürkütmesinden korkarak.

“Gelmek zorundaydım. En azından böyle. Bir koku kadar. Birkaç küçük şeyle. Sana değil, eskiden olduğumuz kişilere özlemiştim.”

“Buradasın. Bir gölge.”

“Bir gölge,” diye tekrarladı o da. “Ama şimdi… gideceğim. Gerçekten. İz bırakmadan. Acısız.”

Ona kırılgan, kayıp giden ama artık kendisine ait olmayan bir şeymiş gibi baktı.

“Bir çay daha alır mısın?” diye sordu.

Gülümsedi – hafif, iç burkan bir hüzünle.

“Bir tane daha. Ben bir gölgey…

Çaylar bittiğinde, kapı yeniden kapandı, ama bu sefer içerde bıraktığı şey artık bir gölge değil, hafifçe ısınmış bir anıydı.

Rate article
Lifequest
Mutfağın Gizemli Gölgeleri